Sizler Benim Tutkumsunuz.
Fikir Atölyesi doğduğunda ‘bebekliği nasıl geçecek, ömrü ne kadar olacak, ona bakma ve büyütme güç ve sabrım olacak mı’ soruları kafamı meşgül ederken, bugün ikinci senesini bitirdiğini görünce içimde hoş bir duygu oluşuyor.
Esasında keyif alarak ve tutkuyla yaptığınız bir iş için bu süre, göz açıp kapamayla geçecek kadar kısa.
“Geride Nasıl Bir Miras Bırakmak İstersin?” başlıklı yazımızın içinde Ralph Waldo Emerson’un “başarı nedir?” sorusuna verdiği bir cevap vardı:
- Sık ve çok gülebiliyorsan,
- Akıllı insanların saygısını, çocukların sevgisini kazanabiliyorsan,
- Dürüst eleştirmenlerin takdirini alabiliyorsan,
- Sahte dostlarının ihanetine katlanabiliyorsan,
- Güzelin değerini biliyorsan,
- Diğer kişilerde en iyiyi bulabiliyorsan,
- Daha iyi bir dünya için geride ister sağlıklı bir çocuk, ister iyileştirilen bir sosyal durum, ister ufak bir parça yeşil bahçe bırakabiliyorsan,
- Tek bir kişi bile olsa, biri senin varlığından ötürü daha rahat nefes alabiliyorsa…
Hayal Dünyamızı Yönetmeye Çalışanların Dayattıkları Seçimler…
Binlerce reklam kirliliği arasından sıyrılabilen, yaratıcı iletişim yapan markalara saygım büyük olsa da, son zamanlarda reklam dünyasına karşı daha bir tedirgin durmaya başladım.
Herkes en iyi, en yeni, en paranın karşılığını veren, en eğlenceli, en kaliteli, en büyük, en size yakışan, en en en…
Bu suni dayatmalar işe yarıyor olmalı ki; bizler etkilenmeye devam ediyoruz, onlar da ısrara…
Banner’lar izin verirse web’de dolaşabilir duruma geldik. Sinemada film için 30 dakika beklemeye alışkınız artık. Ekranda reklam arası program seyretmeye, radyoda bağırış çağırışların arasında müzik dinlemeye çalışıyoruz.
Bakalım rüyalarımıza reklam pompalamayı beceren teknolojiyi ne zaman bulacağız…
Markaların, dolayısıyla reklamcıların derdi aynı. Bizlerin önce beyninde ufacık da olsa bir yer etmek, sonra da (eğer becerebilirlerse) yüreğimize konuşarak beynimizdeki yerlerini yönetmek ve büyütmek.
Yani bizden bir parçayı almak, kendilerine mal etmek. [Yazarken kulağıma bile kötü geldi bu!]
Kahramanınızla Yaptığınız ‘Hayali Sohbetler’ Bir Gün Gerçek Olsa!
Yaratıcılık ve fark yaratma üzerine üniversitelerde yaptığımız sohbetlerde, hayatta hepimizin kahramanlarının olmasının önemi üzerine konuşuyoruz. Özgün yaşamları, yaratıcı yaklaşımları veya başarılarıyla bizi heyecanlandıran kahramanlar…
Sonra, “benim içinde olduğum bu durumda veya yaşadığım problemde kahramanım olsa ne yapardı, bana ne derdi?” sorusu işimize yarıyor.
Seçtiğimiz kahramanı zaten iyi tanıyoruz. Bu yüzden onunla yapacağımız “hayali konuşmamızda” bize vereceği cevabı da öngörmemiz güç değil.
Kalıplarla düşünmekten kurtulmak, yaratıcılık ve içinizdeki potansiyeli açığa çıkarmak için keyifli yöntemlerden biri bu “hayali konuşmalar.”
Bizim için ulaşması zor, adını duymanın bile adrenalin pompalaması yaptığı “kahramanlardan” bahsediyoruz.
Farklı konularda, farklı kişiler…
İçim Acıyor. Kelimeler Yetmiyor.
“Ey Türk Gençliği!
Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.
Mevcudiyetinin ve istikbâlinin yegane temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbâlde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dahili ve harici bedhahların olacaktır.
Bir gün, istiklal ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için içinde bulunacağın vaziyetin imkan ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkan ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir.
İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.
Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde iktidara sahip olanlar gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler.
Millet, fakru zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.
Ey Türk istikbalinin evladı!
İşte, bu ahvâl ve şerâit içinde dahi vazifen, Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!”
Mustafa Kemal ATATÜRK
Aşk; Hoşumuza Giden Bedenlerin İçine Hayal Ettiğimiz Ruhları Yerleştirmenin Adı mı?
Fikir Atölyesi’ne anlamlı, düşündüren hatta zaman zaman başka diyarlara götüren o kadar güzel yorumlar geliyor ki.. Her sabah, her gece, her fırsatım olduğumda çocuklar gibi heyecanla okuyorum onları.
Geçenlerde “Yüz Yıl Sonra Dünyada Bambaşka İnsanlar Olacak” yazımıza gelen bir yorum da aldı beni benden… 21. yorum, yazan Deniz.
“Hayata çok da başkalarını katmamak gerekiyor bence. İlle de her gün beni mutluluğa götürecek bir şeyler yapmak zorunda olmamalıyım. Yani bilinçli olarak. Yani tanımadığımız insanlara gülümsemek ya da birilerine beğendiğimiz bir özelliğini söylemek gibi şeylerden bahsediyorum. Tamam, bunlar insana kendini iyi hissettiriyor ama bunları yapmak için benim kendimi iyi hissediyor olmam gerekiyor önce… İçimden geldiği için yapmalıyım…
Sabah gözümü açtığım için mutlu olmalıyım herşeyden önce. Eminim o mutluluk yüzüme yansıyordur ya da farkında olmadan gülümsüyorumdur. Eğer o günü yaşayacağımın gerçekten farkındaysam karşılaştığım insanlar da benimle bu farkındalığı paylaşıyor olmalı. Çünkü onlar da bana gülümsüyorlar :)
Ama herzaman değil..
Dostlarım! Dünyada Hiç Dost Yoktur.
Ben değil, Aristo etmiş bu lafı. Aman tanrım, ne kadar çarpıcı, ne kadar sert bir tokat.
Napoleon da kalkmış; “Kişinin dostu yoktur, mutluluğa ortak olmak isteyenler vardır.” demiş!
Kendimizi mi kandırdık hep?
Evlilikler mesela… Dostlukların sözleşme ile bağlanması mıdır? Yok yok, gerek yok bu kadar acımasız olmaya. Her ne kadar çevremizde gıpta ile baktığımız, birbirine deliler gibi aşık (veya sevgiyle bağlı) çiftlerin sayısı çok olmasa da…
Geçenlerde yine şık bir düğündeydim. “Eşinle Gel; Birbirinizi Oyalarsınız” türünden!
Evlenen çifti, aileleri, arkadaşları gözlemliyorum bol bol. Herkesin gözü yeni evlilerde ama kalbi, beyni kendi hayatlarında. Fizik olarak oradalar sadece. Bakışları ele veriyor düşüncelerini.
Yüz Yıl Sonra Dünyada Bambaşka İnsanlar Olacak.
Esasında hayat o kadar basit ki. Zorlaştıran, sorunları zaman zaman içinden çıkılmaz haline getiren hep bizleriz. Kendi beynimiz.
Biz istemezsek kimse bizi üzemez. İzin veren bizleriz. Sonra üzülen, pişman olan da.
Tılsımlı kelime sanırım “huzur.” Kendimizle, yaşadığımız gerçeklerle barışık olma halinin adı bu.
Hepimiz bir şekilde onun peşindeyiz. Huzurluyken mutluyuz çünkü. Nefes aldığımızı hissettiğimiz anlar onlar. “İyi ki varım” dediğimiz…
Ne zaman biteceği belirsiz bu hayat denen deneyim oyununda huzur herşeyin başı ise bizim atabileceğimiz basit adımlar var mı? Beynimizi yönetme adına…
Sıraladım bir şeyler. Çoğunu Denizce‘den derledim; kendi eklemelerim, yorumlarımla birlikte.
Kitap okur gibi değil de her biri üzerinde kendi hayatımızı düşünerek okursak daha bir anlamlı oluyor. Sindirmek adına…
Benim Beyne Bir Güncelleme Gerek!
Tatile çıkmak güzel bir duygu…
En son bir haftalık tatili geçen sene Amsterdam’a, PSV – Galatasaray maçını bahane ederek yapmıştım. “Amsterdam’dan Canlı Kucak” ve “Red Light District, Marijuhana, Scooter Taxi ve GS” edindiğim izlenimleri sizlerle paylaştığım yazılar olmuştu.
Bu aralar biraz yelken ilgimi çekiyor ancak anlamıyorum! Eğitim falan almışlığım yok, sanırım niyetim de. Alaylı olacağım ben :)
Bundan yaklaşık iki ay önce bir hafta sonu kaçamağı için arkadaşlarım beni Göcek’e ilk yelken tecrübesi için götürdüklerinde aldığım lezzet hala damağımda olsa gerek, daha uzununu yapabilmeyi dilemiştim. Gerçek olacak gibi, bu akşam uçuyoruz. Yine aynı grup; Sevgili İskender, kız arkadaşı İsra, yönetmen arkadaşım Kerem ve Göcek’in artık yerlisi kabul edilen Erdal…
Bu sefer Göcek’ten çıkıp, birkaç Yunan adasını görüp Bodrum’da noktalamayı planlıyoruz. Hedef 10 günde, mümkün olduğunca motor açmadan rotayı tamamlamak.
Kafam Karıştı!
Biliyorsunuz Abraham Maslow’un bir ihtiyaçlar teorisi var. Bir piramit.
En alttan yukarıya doğru bakarsak;
Kişinin yemek, içmek, barınak, seks gibi “fiziksel” ihtiyacı, can ve mal varlığı gibi “güvenlik” ihtiyacı, sevme, sevilme ve ait olma gibi “sosyal” ihtiyacı, saygı görme ve başarı gibi “benlik” ihtiyacı ve son olarak da ideallerini hayata sokma ve kişisel gelişim gibi “kendini gerçekleştirme” ihtiyacı.
Bu ihtiyaçlar teorisi hiyerarşik. Yani piramitte alttakiler giderilmeden bir üste sağlıklı geçiş olamıyor. Sırayla!
Maslow, piramidin en üst basamağını yaşayan, yani kendini gerçekleştirmiş kişilere de bakmış ve onlarda bazı ortak özellikler bulmuş:
Yapmam Gereken… Hem de Kendi Yolumla!
Ne kadar çok engel var değil mi kendi bildiğiniz yolla yaşayabilmek için. Aşağılayan bakışlar, acımasız eleştirler…. Olmadı, yok saymalar.
Hep başkalarının hayatı… Varlığımız hep o diğerlerini memnun etmek için tasarlanmış sanki.
Bir zaman sonra anlıyorsunuz ki bir şeyler ters gidiyor… Bu itirafla yüzleşmek bile yıllar alıyor çoğumuzda.
Ne güzel olurdu yaşadıklarımızdan edindiğimiz deneyimlerle yeniden başlatabilseydik hayatı… Hem de istediğimiz yaştan.
Fantazi işte!
O zaman şimdiden demek gerek “artık sonum yakın.” Bakmaksızın yaşına…
Ve yüzleşmek gerek geçmişle.
Bugüne kadar yaşananlar için “evet yaptım, hem de kendi yolumla” dediklerimizin azsa sayısı, şimdiden sonra “çok” olması için. “Hep” olması için.

