Paylaşmak İçin Yaşamak!
Konserin en güzel anı… Biz parmak uçlarında, önümüzdeki kafalardan sıyrılıp cep telefonu ile çekim yapma telaşındayız.
Hep tanışmak istediğimiz o kişinin yanındayız… Merak ettiğimiz bir şeyi sorup sohbet etmek yerine, biz resim çektirme derdindeyiz.
Muhabbetin en güzel yeri. Biz gelen sms’lere cevap yazıyoruz.
Yemeğin en lezzetli lokması. Biz cep telefonundaki bilmem ne uygulaması ile lokasyon bilgisi girme peşindeyiz.
Resim çekmekten gezdikleri yerin tadını çıkaramayan Japon turistlere benzemeye başladık!
Yahu beyin zaten en büyük kayıt aleti değil mi? Gördüklerini, duyduklarını alıyor o hafızaya. Sana bir anlam ifade edenleri de, zamanla daraltsa bile kayıt ettiği alanı, silmiyor.
O halde bir şeyi yaşarken neden bırakmıyorsun kendini o an’a. Kalması gereken kalır zaten! Kaçırdığın belki de nefesini kesecek bir an, farkında değilsin.
Çocuğumuzun doğumunu bile – dostlardan önce – internette paylaşma heyecanındayız. Bunun için öncesinden ‘teaser’ yapan anne ve babalar var: “ilk resimler, az sonra!” Gelen yorumları da tahmin ediyorsunuz: “ay ne şekerrr!”
Gelecek ‘yorum’ ve ‘beğendi’ sayıları, bir şeyin kendisini yaşamaktan daha değerli olabilir mi? » Yazının devamı
Kendini bir şey sanmazsan, kaybedecek şeyin de olmuyor!
Dokuz yıl önce Kaş’a yerleşen bir Hollandalı amca, ‘neden Kaş‘ soruma şu cevabı verdi: “Tembellik ve kolay hayat.”
Gerçekten de insanın kalp atışlarının azaldığı, zaman kavramının anlamsızlaştığı, büyük şehir hayatından kaçıp yerleşenlerin bolca bulunduğu bir Akdeniz kasabası burası. Dolayısıyla herkesin en büyük meşgalesi konuşmak. Tanı tanıma, yanındaki kişilerle biranın köpüğü nasıl oluşuyordan başlayıp, dünyayı kurtarmaya giden bir muhabbet diyarı.
Meydan’da geç saatlere kadar dolu kalan mekan Mavi Bar, işte bu sohbetlerin bolca yaşandığı, Kaş’ın sembol yerlerinden biri. Hemen karşısında ise insanların sıra sıra oturduğu, epey uzun, beton duvardan oluşma bir kaldırım var. Gelip geçen seyrediliyor bu Beton Bar’dan!
Emre Tanrıverdi ile Beton Bar’da oturuyoruz geçen gece. Ben etrafı gözlemlerken, o elinde ufak deftere bir şeyler çiziyor. Birden içimdeki velet muzurluk yapmalısın deyince, alıp Emre’nin kafasındaki şapkayı, ters çevirip koyuyorum önüme.
Evet, bir dilenci oluyorum aniden!
» Yazının devamı
Kimseden bir şey beklememek!
- Anlatacak ne çok şey var, dinleyense ne az. [Konuşan hep ben olsam!]
- Sözümü kesme sakın! [Benim anlattıklarım daha değerli.]
- Vallahi cin fikirleri olan, hayata farklı pencereden bakan biriyim. [Kimse anlamıyor, o ayrı!]
- Nasıl oluyor da ben herkese destek olurken, ihtiyacım olduğunda herkes sırt çeviriyor? [Sıra bana da gelecek!]
- Sendeki imkanlar şimdi bende olsa! [Nasıl biri olurdum acaba?]
- Sen kısa şortla gezerken, ben… [Neler gördüm, neler yaşadım!]]
- Adamı gözünden tanırım. [Önyargı değil, 'deneyim' bunun adı!]
- Bitti. [Kaybeden o!]
Neden bu kadar zor insanın kendini aynada görebilmesi; savunmasız ve çırıl çıplak. Neyse onu itiraf etmesi işte; huzurla… Sonra da sevmesi o gördüğünü, bu değil dediklerini değiştirmesi… Başkası değil, sadece kendisi için.
» Yazının devamı
Hayallerin Peşinde, Umutsuz Bir Boşluk!
Geçen sene “Hayallerin Peşinde” ismiyle vizyona giren, 2008 yapımı bir film vardı: “Revolutionary Road.” Hani şu Richard Yates’in aynı isimdeki romanından uyarlanan, Sam Mendes’in yönetip, Leonardo DiCaprio ve Kate Winslet’in başrollerini oynadığı, 1950′lerde geçen film.
Fikir Atölyesi’nde sizlerle bir şey yapmak geçiyor içimden. Ufak bir oyun gibi.
Ancak öncesinde, “Revolutionary Road” filminin bende bıraktıkları var:
İstenmeden yaşanan, sıradan bir hayat… Umutsuz bir boşluk! Sonrasında ömür boyu bu yalanı sürdürmemek için denemeye değer bir çıkış yolu bulmak… Ancak bu sefer de gerekli o cesareti bulamamak.
Atalım suçu vazgeçemediğimiz o konforlu uyuşukluğa. Veya zorunlu sorumluluklara… [Hele bir de evlenip çoluk çoçuğa karışmışsak!]
‘Mutluymuş gibi görünme’ tuzağından kurtulmanın yolu; elimdekinin değerini bildiğimi sanıp hayattan emekliye ayrılmak mı, yoksa cesaret ve tutkuyla hayallerimin peşinden gitmek mi?
» Yazının devamı
Size bir şey sormak istiyorum.
Öldünüz.
Aradan iki yıl geçti.
Bir yerlerde adınız anılıyor.
1.) Adını ananlar kim? (Sadece eşin dostun mu, yoksa hiç karşılaşmadıkların da var mı?)
2.) Neredeler ve “ne” diyorlar?
3.) İki yıl sonra diyeceklerini, bugün de (sen hayattayken) duyuyor musun?
4.) O kişiler (tanıyorsan), “kendileri için” duymayı hayal ettiklerini, bugün “senden” duyuyorlar mu?
Bu arada unutmadan…
Sizi seviyorum!
Bizler, Zenginlere Hizmet Eden Robotlarız.
Karel Capek ve Franz Kafka da benzer mesajlar vermiş zamanında. Hatta bakın Capek’in şu lafı, doğru olduğu kadar, ne kadar da acımasız:
“Bilimi suçluyorum! Teknolojiyi suçluyorum! Kendimi suçluyorum! Hepimiz! Evet hepimiz suçluyuz! Büyüklük kompleksimiz uğruna, başkalarının kar etmesi uğruna, gelişme uğruna, bilmiyorum, büyük bir şeyler uğruna insanlığı öldürdük. Artık kendi büyüklüğünüz altında ezilebilirsiniz.”
Hatırlarsınız, Patch ise bu “ezilmeyi” çok daha ileri götürmüştü. Para ve güce tapan bir toplumdan, şefkat ve cömertliğe tapan bir topluma dönüşmeyi beceremememiz halinde, “bu yüzyılda hayatta kalma şansımız yok” demişti.
Bir avuç zengin insanın parasına odaklanan ve televizyon programlarının da cesaretlendiği “sistemden” veya kapitalizm’den bahsediyor kısaca.
Şimdi dilerseniz, Fikir Atölyesi‘nde başladığımız Patch Adams dizimize devam edip, bu yazıyla da sonlandıralım. İlk iki bölümüne, şu linklerden göz atabilirsiniz:
- “Patch Adams: Anarşist Palyaço Doktor!”
- “İnsan Bilincinin Optik Yanılgısı.”
“Kapitalizm dünyanın başına gelmiş, tarihin en berbat şeyi.”
Adams’a göre, her şey yedi bin yıl önce başlıyor. Yani erkeğin para ve güce tapmaya karar vermesiyle. O yüzden bugün gerçekten de hiçbir siyasi çözüm işe yaramıyor. Değer sistemi megalomoni üzerine kurulmuş. Kısaca “para ve güç” yedi bin yıldır bizim tanrımız olmuş.
» Yazının devamı
Beni REDDettin!
Hadi bir oyun daha oynayalım. “Faili Meçhul Kıyak“tan sonra bu da ikincisi olsun, onun kardeşi :)
Adı da “Beni REDDettin!” olsun. Veya “REDD Hareketi!”
Hepimiz, her gün bir yerlerde reddediliyoruz. ‘Hayır’ diyor birileri bize, ‘olmaz!’ Kabul edilmiyor, istenmiyor, hatta dışlanıyoruz zaman zaman. Duymak istemediğimiz; bazıları büyük, bazıları ufak reddedilmeler bunlar. Kendimizi değersiz, eksik veya başarısız hissettiğimiz… Canımızın yandığı anlar.
Bize ‘hayır’ denme ihtimali öylesine korkutuyor ki, çoğu kez bunu duymamak için denemeye de kalkmıyoruz. Oysa hayatın içinde ‘evet’ kadar ‘hayır’ da var.
Madem reddedilmeler hiç bitmeyecek… O zaman bu işi tersine çevirip, onlar bizi reddettikçe, bizim kendimizi daha iyi hissettiğimiz, eğlendiğimiz bir oyun oynayalım. Nasıl olsa ret aldıkça, ‘evet almanın’ yollarını daha iyi öğreniyor olmuyor muyuz?
“Reddedilmek!” yazısını yazarken çıktı bu “Beni REDDettin!” fikri:
» Yazının devamı
Reddedilmek!
Hem tam zamanlı çalışıp, hem üniversite okuyorsunuz. Ailenizden epey uzakta. Mezuniyete haftalar kala, çok istediğiniz bir şirkete iş başvurusu yaptınız. Onlarca şirket değil, sadece orası. Hayaliniz orada çalışmak çünkü.
3-4 mülakat görüşmesi. Şirket 2 saat uzaklıkta başka bir şehirde, ancak sorun değil. Her görüşmeye çağırdıklarında kalbiniz yerinden çıkacak gibi oluyor. Her şey iyi gidiyor. Ücrette anlaşılmış. Hatta şirket size bir kişi tahsis etmiş, onun yardımıyla bilmediğiniz bu şehirde oturacak ev bakıyorsunuz.
Okul bitmeden istediğiniz işi bulmuşunuz, derslere girerken havanız bile farklı artık! Sonra o da ne, beklenmedik bir mektup:
“Sizi tanıdığımıza çok memnun olduk. Ancak eğitim ve ilgi alanlarınıza uygun bir pozisyon bugün itibariyle şirketimizde olmadığından başvurunuzu üzülerek kabul edemiyoruz. CV’inizi gelecekte olabilecek fırsatlar için saklıyor olacağız…”
Nasıl yani? Şaka mı bu? Ne oldu bizim o olumlu görüşmelere? Neden ev aramaya kadar gitti bu süreç? Ne olduysa oldu, son dakika top direkten döndü, reddedildiniz işte! » Yazının devamı
Hayat Bize Oyun Oynuyor Olabilir mi?
TED.com 18 dakikalık müthiş konuşmaların yer aldığı bir site. Teknoloji, eğlence ve tasarım ağırlıklı gibi görünse de, “paylaşmaya değer” her konuda insanı şaşırtan, yeniden düşünmesini sağlayan ve izlerken de hoşça vakit geçirten sunumlar bunlar. [Ne mutlu ki birçoğunda artık Türkçe altyazı seçeneği de var.]
TED’in onay ve gözetimde ancak bağımsız gerçekleştirilen etkinliklere de TEDx deniyor. İşte bunlardan biri geçenlerde Boğaziçi Üniversitesi’nde, TEDxReset ismiyle gerçekleşti. Bu, 500′ün üzerinde katılımcısı ile; Unut, Düşün, Yarat, ve Harekete Geç temaları ile bir “zihinleri sıfırlama” çalışmasıydı.
Hiçbir gelir beklemeksizin yapılan etkinliğin, TED’in bilinen olumlu algısına yakışır seviyede geçmesinde sevgili Ali Üstündağ ve gönüllü ekibinin payı çok büyük. Son yıllarda buram buram ticari kaygı kokan konferans ve seminer kirliliğine; “bu iş para kazanılmadan da bakın nasıl yapılırmış” der gibilerdi. Demediler, gösterdiler!
18 dakikalık konuşma süresini aşan en beceriksiz konuşmacı olarak kendimden utansam da, sunumda kullandığım tek sayfalık matris ve video‘yu sonradan çok sayıda kişi talep edince, ‘allah allah, ne anlatmışım ki ben?’ durumu oldu :) Kartal yazısıyla atıfta bulunduğum Dr. Serdar Savaş dahil, o gün yapılan tüm konuşmaların videolarını Vimeo‘da bulabilirsiniz.
Son iki yıldır üzerinde karalamalar yaptığım “kendi hayatımı sıfırlama” adına kafamın ne kadar karışık olduğunu ise buyrun görün şimdi:
» Yazının devamı
Gelsin 2010, Bildiği Gibi Gelsin!
Fikir Atölyesi’nin geleneklerinden oldu, 2007, 2008 ve 2009 için yapmıştık. Bu da 2010 için…
Üç soruya birlikte cevap veriyoruz:
1.) 2009 deyince ne hatırlıyorsun?
2.) Aynı soruyu, mutlu bir insan olarak, bir yıl sonra bugün nasıl cevaplamayı isterdin?
3.) Yüz yüze olsaydın, bir üstteki yorumu yazan kişinin verdiği cevaplara dayanarak ona ne derdin?
Nasıl bir kaos içindeysem, kendimle hesaplaştığım bu yazıları her sene sonunda yazmak, kastığı gibi mutlu da ediyor her nedense! Kaoslara ve zamanın bu denli hızlı akmasına artık eskisi gibi tepki göstermez olduğumu farkediyorum.
Neyin işaretidir bu bilmem de; varsın bitsin 2009, varsın gelsin 2010 diye şarkı söylemek geliyor içimden. Söylüyorum da! :)
» Yazının devamı



