Hayatın İçinden

Konforlu Uyuşukluk!

Çok uzun yıllardır ısrarla aynı iş yerinde çalışan bir arkadaşımla sohbetliyoruz. Kocaman gülen gözleriyle atlıyor lafa…

- Geçen gün yürüyüşe çıkıp, sokak köpeklerini sevip onlara yemek verdim. Ne kadar mutlu oldum anlatamam.
- Sokağa çıkmaktan mı, köpeklere mama vermekten mi?
- İkisi de.
- Sen kaç yıldır aynı şirkette çalışıyordun?
- Yirmi altı.
- İyiymiş! Peki söylesene bana, orada yaşadığın unutulmaz anların sayısı kaçtır? Hani şu dün gibi hatırladığın, aklına gelince sana vay be dedirten…
- Hmm… Emin değilim. Sanırım dört veya beşi geçmez.
- Peki o zaman neden yirmi altı yıl?
- Bilmem. Sanırım alışkanlık. Bu kadar eski olunca, karışan da pek olmuyor, rahatım.
- Severek mi yapıyorsun işini?
- Sevmek olarak bakmadım hiç. Otomatik pilota bağlamış gibiyim.
- Her gün bir diğerinin aynısı yani?
- Aynen. Yıllardır alarm sabahları aynı saatte çalıyor, aynı yollardan gidiyor, aynı insanlarla aynı işleri yapıyor ve aynı yollardan eve dönüyorum. Evde bile yaptıklarım hep aynı.
» Yazının devamı

Mutlu Olmak mı?

Yaşadığım unutulmaz anlara dönüp baktığımda,
Gördüklerim neredeyse hiç değişmiyor…
Yanımdaki mutlu insanlar.

Kendisiyle dalga geçtiği kadar hayatı ciddiye alan,
Samimi olduğu kadar karmaşık,
Sevdiği kadar yalnız…

Her sabah sanki silah zoruyla uyandırılmış gibi olan o sersem halleriniz beni benden alıyor…
Ne güzel insanlarsınız.

Sıkça duyduğum “abi sen nasıl bu kadar mutlusun” sorusunun cevabı sizde saklı!
Sabahları uyanma nedeni olan hayallerinize ortak oluyorum,
Daha ne isterim?

[Öyle işte!]

Gelsin 2012, Bildiği Gibi Gelsin!

2006 yılından beri oynadığımız oyuna geldi yine sıra. Ne çabuk geçiyor değil mi yıllar?

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

Daha önce yorumlarınızla katıldıysanız harika, dönün bakın şimdi neler demişsiniz 2011 için, veya önceki seneler için… Olmadı, şimdi katılın. Bir sene sonra kendi yazdıklarınızı okumak epey şaşırtıcı oluyor.

Üç soruyu birlikte cevaplandırıyoruz.

1.) 2011 denince ne hatırlıyorsun?

Geçen sene bugünlerde, 2011′de kendimden beklentim için şöyle yazmışım:

“Yürekten gelen sevgimi verirken canımın daha az yandığı, doğru kişilere daha fazla dokunduğum, yeni delilerle tanıştığım, dünyayı gezmeye devam ettiğim, bir iki keyifli işten yaramazlıklarıma yetecek kadar para kazandığım ve en önemlisi sağlıkta kimseye muhtaç olmadığım bir yıl…”

Dünyayı gezmeye devam şeysi hariç, iyi bir yıldı 2011. Güzel insanlar tanıdım, ‘geleceğini bildiklerim‘le daha çok şey paylaştım, hoşgörü ve sabır katsayım arttı, bolca kendimle yüzleştim ve üzerinde titrediğim o ‘şey’ çoğu günler için uyanma nedenimdi.
» Yazının devamı

Size bir söz yazdım bugün, yolladım rüzgarla!

Dün yazmam gerekiyordu bu yazıyı, gitmedi elim.

Bugün İstanbul’daki yağışlı havaya uyanmam, rüzgara çıkıp üşümem, ıslanmam ve dönüp sıcak kahvemi yudumlamam gerekiyormuş. ‘Sana bir söz yazdım bugün, yolladım rüzgarla’ diyor Halil Sezai arkada.

22 Aralık Fikir Atölyesi’nin yedinci doğum günüydü. Gün mutlu, şarkı hüzünlü. Bilmem… Bu geldi işte bu sefer de içimden. Hüzünlü anlarımda bile tuhaf bir mutluluk duymaya başladım ben!

Çaresiz bütün kelimeler,
Bir yalan gibi hep suçlu…
Senin hala gözlerin soğuk.
Ve yağmurlu…
İçimde her gün büyüyen çığlıklar var.
Olsun zaten ‘yazmak’ hep böyle…


» Yazının devamı

Fikir Atölyesi’nin doğum günü yazısını siz yazın!

Fikir AtölyesiFikir Atölyesi basit bir blog olsa da, burası benim için hep girmeyeceğim sokaklara girdiğim, bilmeyeceğim yüzlerce insanla tanıştığım, belki de en önemlisi; değişen Tunç’la yüzleştiğim bir yer oldu. Olmaya da devam ediyor.

Uzunca bir süredir üzerinde heyecanla çalıştığım ‘bir şey’ var. Ve bunu size anlatmamak için zor sabrediyorum. Ancak o’nun gün yüzüne çıkması için biraz daha zamana ihtiyacım var. Emin olun, o zaman dolunca bunu ilk bilen yine sizler olacaksınız.

Ancak şimdi, sizden ufak bir ricam var. Çünkü görüşleriniz benim için değerli.

22 Aralık 2005 tarihinde doğan bu blog sizin için ne ifade ediyorsa, size ne hissettiriyorsa işte onu istiyorum sizden. İster bu yazıya, ister Facebook sayfamızdaki şu yazıya yorum olarak… İsterseniz de Twitter’a. (Twitter mesajınızın sonuna @tunckilinc eklerseniz bulmam kolaylaşır).

Dilerseniz; “Benim için Fikir Atölyesi ______ .” cümlesindeki boşluğu doldurun, dilerseniz de baştan kendi cümlenizi kurun. İçinizden ne gelirse o…

Ben de yazdıklarınızı, virgilüne dokunmadan yine sizin isminizle, 22 Aralık’daki yedinci doğum günü yazıma aynen aktaracağım.

Hepiniz…
İyi ki var oldunuz hayatımda.

Hıyar heriflerin işi değildir aşk!

“Bilge dediğin hem fırlama olur, hem de puşt!” diye başlayıp, “Yemeğin tıkınmaya, sevişmenin düzüşmeye döndüğü bir çağda yaşıyoruz” ile devam eden Ahmet İnam yazı dizimizi üçüncü ve son bölümüyle tamamlayalım.

- Hesabi insan.

Hesabi insan, kendini aşma olanağının farkında olmayan insandır. Hesaplayamadığı hazinelerin farkında değildir. İnsan olmasını gerçekleştiremeyen bir varlıktır. Bir anlamda hesabi insan, insanın yüz karasıdır. Ama hesap, yaşamaktan korkan insanlar için çok büyük bir güvence. Çünkü kendinizi aşabilmeniz, ‘hayat bu kadar değil’ demekle olanaklı. ‘Peki ne kadar’ dediğiniz zaman serüvene girmeniz gerekir. Yani artık keşfedilmemiş ülkelere, yelken açılmamış denizlere gideceksiniz. Ama orada büyük fırtınalar, büyük canavarlar karşınıza çıkabilir ve yok olabilirsiniz.

İşte insan kendini güvence altına almaya çalıştığı anda hesap yapıp, kendi kendini tüketmeye başlıyor. Bunu ikili insan ilişkilerinde de görüyorsunuz. Dostlukların ve aşkın yaşanamamasının ardında da böyle küçük hesaplar yatıyor.

‘Yoldan çıkmışlar, çıktıkları için çoktan varmışlar’ diyorsunuz. Yola çıkmak için günlerce hazırlanamayanlara, ya yoldan çıkarsam korkusuyla yolculuk yapamayanlara ne diyeceksiniz?

- İçimizdeki hayvanlığı bastıracağız diye, içimizdeki insanlığı da bastırmışız.

Yalnız kaldığım zaman, genellikle gece ikiyle dört arasında mutlu olurum. Televizyonu açarım ama seyretmem. Sesini dinlerim, duvarlara bakıp öyle düşünürüm, belki yazasım gelir bir şeyler karalarım. Uykum gelince, ‘bu dünya düzelmez arkadaş’ deyip yatarım. ‘Bugün de kurtaramadık dünyayı ne yapalım’ derim!
» Yazının devamı

Yemeğin tıkınmaya, sevişmenin düzüşmeye döndüğü bir çağda yaşıyoruz.

“Bilge dediğin hem fırlama olur, hem de puşt!” diyen Ahmet İnam yazı dizimizin ikinci bölümüyle devam edelim…

- Keman çalabilecekken tembellik edip çalmıyorsan, çok ayıp ediyorsun.

İnsanlık adına en büyük ayıp, olabileceği kadar olamamak, yapabileceği kadar yapamamaktır. Ben bundan daha büyük ahlaksızlık bilmiyorum. ‘Adam iyi bir adam da, tembel’ diyorlar. Tembel diye bir söz bilmiyorum. Bence tembeller ahlaksızdır, kötümserler de ahlaksızdır. ‘Dünya batıyor, bittik, mahvolduk Türkiye’nin sonu yok, Avrupa bizi almayacak, yarın zelzele olacak, İstanbul yıkılacak, kıyamet kopacak’ gibi…

Hayata hep böyle kötümser tabloyla bakmanın ahlaksız olan yanı nedir biliyor musunuz? Olabileceğimizi olmamaktır, bu topluma verebileceğimizi verememektir. Olumlu anlamda yetenekleriniz, potansiyeliniz neyse onları gerçekleştirmemektir.

- Memlekette feci şekilde kokuşmuş bir şeyler var.

Şimdi tabi bu lafı bin beş yüz sene önce Platon da söylüyormuş, beş yüz sene önce Hamlet de söylüyordu, otuz yıldır da ben söylüyorum. Hayatımız kokuşuyor, güzel bir söz değil ama böyle. İnsanların seyrettiği televizyon dizileri kötü, okuduğu kitaplar kötü, ama benim şikayetim bunların kötü olduğunu söyleyen insanlardan.
» Yazının devamı

Ahmet İnam: “Bilge dediğin hem fırlama olur, hem de puşt!”

Rakı balık sofrasında tanışıp, sabahlara kadar sohbetlemek istediğim ne kadar çok insan var… Prof. Dr. Ahmet İnam da eklendi şimdi o listeye!

“Ben hep celep olmak istedim, ancak felsefe profesörü oldum. Şimdi bunu herkes yalan sanacak. Ama ben çok ciddiyim… Koyun çobanlığıyla başlayıp oradan da celep olmaktı hayalim” diyen Ahmet hocamıza, peki siz kimsiniz dendiğinde verdiği cevapsa şu: “Hıyarım. Türk’üm. Çaresizim.”

Ahmet İnam ODTÜ Felsefe Bölüm Başkanı, Türkiye Felsefe Kurumu üyesi ve Türk Felsefe Derneği Başkan Yardımcısı. Fakat kendine filozof denmesini sevmiyor: “Filozof olduğumu düşünmüyorum. Ben ancak bu toprakların geçmişiyle bütünleşmiş, bilgelik yolunda yürüyen bir bilge çırağı olabilirim.”

Mantık, bilim felsefesi, bilgi teorisi, felsefe tarihi, kültür felsefesi ve ahlak felsefesi alanlarında çalışmalarını sürdürüyor. Çağımız insanını bilim, sanat, din ve kültür etkinlikleri içinde kavramaya çalışan bir felsefeci, bir eğitmen, bir yazar… Ancak belki de en çok o bir ‘gönül felsefecisi.’

Ahmet İnam 1947 Sandıklı doğumlu. Ve Sandıklılı olmaktan gurur duyuyor:

“Bize yerelliği ıskalayan bir evrensellik öğretilmeye çalışıldı. Yerel olmak, doğduğun bölgenin diliyle şivesiyle konuşmak, onun adetlerini taşıyor olmak uygar olamamanın, yeterince gelişememenin, aydın olamamanın bir sonucu gibi algılandı. Oysa insan kendi topraklarından gelen güçle insan olabiliyor. İnsan eğer bir dünya vatandaşı olacaksa, önce doğduğu yerin insanı olmalı… Ben Sandıklılıyım ve benim eğer bir farklılığım varsa, bu topraklarda doğmuş olmamdan gelen farklılığımdır.”

Okudukça sevdiğim, sevdikçe daha çok okumak istediğim bir adam oldu Ahmet İnan… Ve size okuduklarımdan derlediğim üç bölümlük bir yazı dizisi hazırladım. İşte bu ilki…
» Yazının devamı

Sen kimseye kulak asmadan, rüzgara karşı uçabiliyor musun ona bak.

Yerine kimseleri koyamayacağını sanıp, belki de aldandığın kişiler olacak hayatında. Ve sen uslanmadan acı çekmeye devam edeceksin… İşte o zaman anlayacaksın yaşadığın şeyin aşk olduğunu.

Sahiplenmeden seveceksin… Unutma ki, sen bile sana ait değilsin. Bakmayacaksın da öyle rengine, cinsine… Gözleri mesela… Yetecek onu deli gibi sevmene…

Yolda yürürken kızmayacaksın mesela ona baktıklarında… Hem zaten dert de etme… Bulduğu müddetçe o sende aradığını, devam da edecek yanında kalmaya… Merak edeceksin ama vermeyeceksin kendini ele… En çok da kendine.

Hatırla bak… ‘İyi ki nefes alıyorum’ dediğin zamanlar, sevildiğini bildiğin o anlardan ibaret. ‘Zaman dursa şu an’ dediğin anlar da hep tekrar özlem duyma korkusundan.

En güzel anında bile terk etse seni, karışmayacak kafan çok fazla. Çabuk toparlanacaksın. Olmuyorsa da… Acı çekmenin bile derinlerde bir yerde sana haz verdiğini kabul edeceksin. Onu yaşamayı bilecek; yaşarken yazacak çizeceksin belki de…

Kötü bitiyorsa bir gece, ertesi sabah uyanmak için bir nedenin olacak… Bulamıyorsan da, zorlamayacaksın daha fazla. Son demeyeceksin belki ama bitmesinin yeni bir kapı açacağını hatırlayacaksın. Var herkesin bir alıcısı da, sen ne satıyorsun ona karar ver.

Aşağılanma pahasına, bileceksin eskileri yok etmeyi. Ancak denk gelir de bir gün… Mutluluğu, senin mutluluğundan daha önemli olacak kişiyi bulacak olursan… Kaçırma sakın. O’dur işte senin hayat arkadaşın.

» Yazının devamı

Annenin karnından çıkıyorsun, çıktığın gibi de başlıyorlar tepene çıkmaya!

‘Beklenti’, bir şeyin gerçekleşmesini beklemek… Senin kendinden veya bir başkasından, sevgilinden, ailenden, devletten, dünyadan… Her kimden olursa işte, bir şeylerin olmasını ‘bekleme’ durumu.

Bir de bizden ‘başkalarının beklentileri’ var.

Ailen adam olmanı, hocan iyi not almanı, sevgilin ilgi göstermeni, eşin sadık bir eş ve iyi bir baba olmanı veya patronun iyi bir çalışan olmanı bekliyor… İçinde yaşadığın toplumsa din, ahlak ve geleneklere göre yaşamanı; devlet de yasalara uymanı ve bolca vergi vermeni bekliyor…

Annenin karnından çıkıyorsun, çıktığın gibi de başlıyorlar tepene çıkmaya! Hadi cee de, hadi şunu ye, hadi baba de, hadi yürü… Veya büyüdükçe sen; onu yapma, bunu deme, şunu etme… Ayıplar, günahlar, yasaklar…

Birileri benden hep bir ‘başkası yaratma’ yarışında…
» Yazının devamı

1 / 111234510... Son »