Aşk; Hoşumuza Giden Bedenlerin İçine Hayal Ettiğimiz Ruhları Yerleştirmenin Adı mı?
Fikir Atölyesi’ne anlamlı, düşündüren hatta zaman zaman başka diyarlara götüren o kadar güzel yorumlar geliyor ki.. Her sabah, her gece, her fırsatım olduğumda çocuklar gibi heyecanla okuyorum onları.
Geçenlerde “Yüz Yıl Sonra Dünyada Bambaşka İnsanlar Olacak” yazımıza gelen bir yorum da aldı beni benden… 21. yorum, yazan Deniz.
“Hayata çok da başkalarını katmamak gerekiyor bence. İlle de her gün beni mutluluğa götürecek bir şeyler yapmak zorunda olmamalıyım. Yani bilinçli olarak. Yani tanımadığımız insanlara gülümsemek ya da birilerine beğendiğimiz bir özelliğini söylemek gibi şeylerden bahsediyorum. Tamam, bunlar insana kendini iyi hissettiriyor ama bunları yapmak için benim kendimi iyi hissediyor olmam gerekiyor önce… İçimden geldiği için yapmalıyım…
Sabah gözümü açtığım için mutlu olmalıyım herşeyden önce. Eminim o mutluluk yüzüme yansıyordur ya da farkında olmadan gülümsüyorumdur. Eğer o günü yaşayacağımın gerçekten farkındaysam karşılaştığım insanlar da benimle bu farkındalığı paylaşıyor olmalı. Çünkü onlar da bana gülümsüyorlar :)
Ama herzaman değil..
Dostlarım! Dünyada Hiç Dost Yoktur.
Ben değil, Aristo etmiş bu lafı. Aman tanrım, ne kadar çarpıcı, ne kadar sert bir tokat.
Napoleon da kalkmış; “Kişinin dostu yoktur, mutluluğa ortak olmak isteyenler vardır.” demiş!
Kendimizi mi kandırdık hep?
Evlilikler mesela… Dostlukların sözleşme ile bağlanması mıdır? Yok yok, gerek yok bu kadar acımasız olmaya. Her ne kadar çevremizde gıpta ile baktığımız, birbirine deliler gibi aşık (veya sevgiyle bağlı) çiftlerin sayısı çok olmasa da…
Geçenlerde yine şık bir düğündeydim. “Eşinle Gel; Birbirinizi Oyalarsınız” türünden!
Evlenen çifti, aileleri, arkadaşları gözlemliyorum bol bol. Herkesin gözü yeni evlilerde ama kalbi, beyni kendi hayatlarında. Fizik olarak oradalar sadece. Bakışları ele veriyor düşüncelerini.
Yüz Yıl Sonra Dünyada Bambaşka İnsanlar Olacak.
Esasında hayat o kadar basit ki. Zorlaştıran, sorunları zaman zaman içinden çıkılmaz haline getiren hep bizleriz. Kendi beynimiz.
Biz istemezsek kimse bizi üzemez. İzin veren bizleriz. Sonra üzülen, pişman olan da.
Tılsımlı kelime sanırım “huzur.” Kendimizle, yaşadığımız gerçeklerle barışık olma halinin adı bu.
Hepimiz bir şekilde onun peşindeyiz. Huzurluyken mutluyuz çünkü. Nefes aldığımızı hissettiğimiz anlar onlar. “İyi ki varım” dediğimiz…
Ne zaman biteceği belirsiz bu hayat denen deneyim oyununda huzur herşeyin başı ise bizim atabileceğimiz basit adımlar var mı? Beynimizi yönetme adına…
Sıraladım bir şeyler. Çoğunu Denizce‘den derledim; kendi eklemelerim, yorumlarımla birlikte.
Kitap okur gibi değil de her biri üzerinde kendi hayatımızı düşünerek okursak daha bir anlamlı oluyor. Sindirmek adına…
Benim Beyne Bir Güncelleme Gerek!
Tatile çıkmak güzel bir duygu…
En son bir haftalık tatili geçen sene Amsterdam’a, PSV - Galatasaray maçını bahane ederek yapmıştım. “Amsterdam’dan Canlı Kucak” ve “Red Light District, Marijuhana, Scooter Taxi ve GS” edindiğim izlenimleri sizlerle paylaştığım yazılar olmuştu.
Bu aralar biraz yelken ilgimi çekiyor ancak anlamıyorum! Eğitim falan almışlığım yok, sanırım niyetim de. Alaylı olacağım ben :)
Bundan yaklaşık iki ay önce bir hafta sonu kaçamağı için arkadaşlarım beni Göcek’e ilk yelken tecrübesi için götürdüklerinde aldığım lezzet hala damağımda olsa gerek, daha uzununu yapabilmeyi dilemiştim. Gerçek olacak gibi, bu akşam uçuyoruz. Yine aynı grup; Sevgili İskender, kız arkadaşı İsra, yönetmen arkadaşım Kerem ve Göcek’in artık yerlisi kabul edilen Erdal…
Bu sefer Göcek’ten çıkıp, birkaç Yunan adasını görüp Bodrum’da noktalamayı planlıyoruz. Hedef 10 günde, mümkün olduğunca motor açmadan rotayı tamamlamak.
Kafam Karıştı!
Biliyorsunuz Abraham Maslow’un bir ihtiyaçlar teorisi var. Bir piramit.
En alttan yukarıya doğru bakarsak;
Kişinin yemek, içmek, barınak, seks gibi “fiziksel” ihtiyacı, can ve mal varlığı gibi “güvenlik” ihtiyacı, sevme, sevilme ve ait olma gibi “sosyal” ihtiyacı, saygı görme ve başarı gibi “benlik” ihtiyacı ve son olarak da ideallerini hayata sokma ve kişisel gelişim gibi “kendini gerçekleştirme” ihtiyacı.
Bu ihtiyaçlar teorisi hiyerarşik. Yani piramitte alttakiler giderilmeden bir üste sağlıklı geçiş olamıyor. Sırayla!
Maslow, piramidin en üst basamağını yaşayan, yani kendini gerçekleştirmiş kişilere de bakmış ve onlarda bazı ortak özellikler bulmuş:
Yapmam Gereken… Hem de Kendi Yolumla!
Ne kadar çok engel var değil mi kendi bildiğiniz yolla yaşayabilmek için. Aşağılayan bakışlar, acımasız eleştirler…. Olmadı, yok saymalar.
Hep başkalarının hayatı… Varlığımız hep o diğerlerini memnun etmek için tasarlanmış sanki.
Bir zaman sonra anlıyorsunuz ki bir şeyler ters gidiyor… Bu itirafla yüzleşmek bile yıllar alıyor çoğumuzda.
Ne güzel olurdu yaşadıklarımızdan edindiğimiz deneyimlerle yeniden başlatabilseydik hayatı… Hem de istediğimiz yaştan.
Fantazi işte!
O zaman şimdiden demek gerek “artık sonum yakın.” Bakmaksızın yaşına…
Ve yüzleşmek gerek geçmişle.
Bugüne kadar yaşananlar için “evet yaptım, hem de kendi yolumla” dediklerimizin azsa sayısı, şimdiden sonra “çok” olması için. “Hep” olması için.
Zayıf Bağ Kazandırıyor!
Uzun bir süredir haberleşmediğim bir arkadaşım aradı bugün ve tüm samimiyeti ile;
“Tunç, yazılarını sürekli takip ediyorum ancak bu yetmedi bana, sesini de duymak istedim” dedi.
Nasıl hoşuma gitti, anlatamam. Düzenli yazdığıma bakarak “iyi” olduğumu varsaymadığı için…
Düşündüm sonra. Fikir Atölyesi’nde yazmaya başladığımdan beri Msn listem de büyüdüğünden “sadece sesimi duymak” için arayan insan sayısı azalmaya mı başlamıştı?
Bir de bunlara sosyal ağ siteleri, mail, sms vs. eklenince yazılı iletişim sesli iletişimin önüne mi geçiyordu?
Veya başka şeylerin…?
Bugün Hayatınızın Son Günü Olsaydı…
Bakın şöyle bir yakın çevrenize, sonra da kendinize. Ne kadar çok kişi yaptığı işten mutsuz. Ne kadar çok kişi şikayetçi…
Kendimizden çok sanki başkalarının hayatını yaşıyoruz. Onların düşüncelerine göre şekillendirdiğimiz hayat denen elimizdeki en değerli varlığımız da eriyip gidiyor kendi elimizden.
Ölüm ise bizi bu derin uykudan uyandıran belki de en sert tokat.
Sevdiğimiz bir yakınımızın cenazesinde yanımızdakilerden duymaz mıyız hep, hatta bazen de söyleyen biz olmaz mıyız “değer mi bunca strese, üzüntüye… Artık daha az izin vereceğim başkalarının beni üzmesine, dert etmeyeceğim hiçbir şeyi… Mutlu olduğum insanlarla daha fazla vakit geçireceğim, keyif aldığım işlere daha fazla odaklanacağım. Yarın ben de bu tabutun içinde olabilirim.”
Bir uyanış adeta. Ne yazık ki günün koşturmacasına girene kadar süren, kısacık ömürlü bir tokat… Oysa hayatımızın akışını değiştirecek radikal kararlar vermek için kocaman bir fırsat olabilir bu tokat.
Tıpkı Steve Jobs’ın dediği gibi;
Hakkımda Bilmedikleriniz
Teknoseyir‘den sevgili Hasan mim‘lemiş beni…
Yurtdışında bir blogcu başlatmış, Türkiye’ye ise Gürkan Yeniçeri ile sıçramış. Kendiniz hakkında bugüne kadar çok konuşmadığınız ve dolayısıyla da pek bilinmeyen beş özelliği paylaşıp başka blog yazar arkadaşlarınızı mimliyorsunuz.
Bu bir oyun; amaç eğlenmek… Eğlenirken de arkadaşlarınızı bilinmeyen yönleriyle daha yakından tanımak.
Benim mim’lediklerim ise Sevgili Ali, Hatice, Pino, Gaye ve Selim… Merakla bekliyoruz sizlerin pası almanızı.
Şimdi gelelim kendi hakkımda çok konuşmadıklarıma:
Ben Ne Kadar Çok Değişmişim.
Bilmiyorum siz nasıl hissediyorsunuz çok eski arkadaşlarınızı gördüğünüzde. Üstelik 10 yıl gibi uzun sayılabilecek bir süredir görmediğiniz arkadaşlarınız olursa bu kişiler…
Geçen ay böyle bir şey başıma geldi. 5 sene birlikte çalıştığım reklam ajansı (Alice/BBDO) eski çalışanları, 25 kişi kadar, bir araya geldik Beyoğlu’nda.
Nasıl ilginç, nasıl unutulmaz bir akşam oldu. Yirmili yaşlardaki Tunç’u bilen eski dostlardı çünkü hepsi.
Kimi yakalarsam sordum; “anlatsana ben nasıldım o zamanlar?”

