23

Yemeğin tıkınmaya, sevişmenin düzüşmeye döndüğü bir çağda yaşıyoruz.

?Bilge dediğin hem fırlama olur, hem de puşt!? diyen Ahmet İnam yazı dizimizin ikinci bölümüyle devam edelim…

– Keman çalabilecekken tembellik edip çalmıyorsan, çok ayıp ediyorsun.

İnsanlık adına en büyük ayıp, olabileceği kadar olamamak, yapabileceği kadar yapamamaktır. Ben bundan daha büyük ahlaksızlık bilmiyorum. ‘Adam iyi bir adam da, tembel’ diyorlar. Tembel diye bir söz bilmiyorum. Bence tembeller ahlaksızdır, kötümserler de ahlaksızdır. ‘Dünya batıyor, bittik, mahvolduk Türkiye’nin sonu yok, Avrupa bizi almayacak, yarın zelzele olacak, İstanbul yıkılacak, kıyamet kopacak’ gibi…

Hayata hep böyle kötümser tabloyla bakmanın ahlaksız olan yanı nedir biliyor musunuz? Olabileceğimizi olmamaktır, bu topluma verebileceğimizi verememektir. Olumlu anlamda yetenekleriniz, potansiyeliniz neyse onları gerçekleştirmemektir.

– Memlekette feci şekilde kokuşmuş bir şeyler var.

Şimdi tabi bu lafı bin beş yüz sene önce Platon da söylüyormuş, beş yüz sene önce Hamlet de söylüyordu, otuz yıldır da ben söylüyorum. Hayatımız kokuşuyor, güzel bir söz değil ama böyle. İnsanların seyrettiği televizyon dizileri kötü, okuduğu kitaplar kötü, ama benim şikayetim bunların kötü olduğunu söyleyen insanlardan.

Sürekli şikayet edene ‘entel’ diyoruz. Ne kadar çok şikayet ederseniz o kadar entelektüel oluyorsunuz. Oysa entelektüel mutlu bir adamdır, burada mutlu demek memnun anlamında değil. Mutludur, yaşanan çirkinlikleri görür, fakat bunları kabul etmez. Çirkinlikleri nasıl düzeltebileceğini düşünür, yolunu yordamını bulur.

Kokuşmuşluk önce kendimizle olan ilişkimizde başlıyor. Kendimizi çok fazla değerli gördüğümüzü sanmıyorum. İşin beteri kendimizi adam yerine de koymuyoruz. Yemek yemiyor artık çağımız insanı. Tıkınıyor… Yemeğin tıkınmaya, sevişmenin düzüşmeye döndüğü bir çağda yaşıyoruz. Bütün bunlar yozlaşmış bir hayatı gösteriyor, çünkü ortada zevk yok. Zevkin hançerlendiği bir yaşam var.

Hançerden kurtulmanın yolu da hazların peşinden koşmak değil tabi. O da hayatımızı sürdürmek için, sabah sekiz akşam beş çalıştığımız işler kadar kokuşma belirtisi.

– Serseri olmak çok daha iyi bence!

Eğlenmek için yaptığımız şeyler de otomatikleşiyor. Çünkü şu film seyredilecek deniliyor, herkes o filmi seyrediyor; şu yazar okunacak diye emir geliyor, herkes o yazara çullanıyor. Fakat herkes o yazardan ne anlıyor? Madem ki farklıyız, herkes o farkı yaşamalı. Ama fark da bize giydirilen bir şeye dönüşüyor. Beymen?den giyinince farklı oluyorsun. Kendimizden kaynaklanmıyor. Yani diplomalar, nasıl yaşayacağımız, her şey bize dışarıdan giydiriliyor. Ama kim giydiriyor derseniz, kimse giydirmiyor aslında, birbirimize giydiriyoruz. Böyle olunca yaşama sevinci kayboluyor. Bu çok büyük bir tehlike.

Başarılı olsan, başarının hiçbir ölçütü olmadığı için, nerede duracağını bilemiyorsun ve başarı dangalağı oluyorsun. Sürekli önüne havuç konmuş eşek gibi koş Allah koş. İşkolik oluyorsun. Başarısız olsan, geride durmaya tahammül edemiyorsun. O yüzden başarı ve başarısızlığın dışında bir hayatı seçmiş olabilirsin; yani serseri olmak çok daha iyidir bence. Başarısızlık ve büyük beklentiler bir aradaysa, o zaman anti-depresancı oluyorsunuz.

Bunların dışında üçüncü bir yaşamın peşindeyseniz, yaratıcı olmak zorundasınız. Yani dünyaya posta atmış, egemen değerlerin dışında bir insan olmak gerekir. Dünyaya posta atabilmeniz için de önce kendi değerlerinizin olması gerekir.

– Pısırık ve güvensiz insanların bu kokuşmuşluktan çıkma şansı yok.

Mutsuz ve sinirliysen bol bol sigara içersin ve kısa bir süre sonra ölürsün. Mutsuzluk uzun sürmez. Trafikte kavga edersin, bir araba sopa yersin. Sevgilinle sevişemezsin, iktidarsız olursun. Onun için rahat olmak lazım. On derste rahat olma kitapları şimdi çok satıyor. Orada yazanların tam tersini yaparsan belki biraz rahatlarsın.

– Hıyardan delikanlı olmaz!

Şöyle zannediliyor; delikanlı yaşam biçimi diye bir yaşam biçimi var. Hayır, “delikanlılık” bir tavırdır. Mesela delikanlı adammış savaşa gitti şehit oldu, verdiği sözde durdu, delikanlı adammış hiç taviz vermedi denir. Delikanlı deyince biraz kaba saba insan anlaşılıyor. Bunun delikanlılıkla ilgisi yok. İnsan çok ince olarak da mücadeleci ve kavgacı olabilir. İnce olarak delikanlı olmak, mesele bu. Kabadayı olmak bir marifet değil.

Delikanlılık için cahil, kaba, kendini bilmez -ki ben onlara kitaplarımda biraz argo olacak ama ‘hıyar’ adını vermişimdir- hıyardan devrimci de olmaz, psikiyatrist de. Hıyardan delikanlı olmaz, hıyar incelmemiş yontulmamış kaba insan. Ve maalesef çağımız bu kaba insanı işadamı, başarılı siyasetçi, ‘tuttuğunu koparan aslan gibi delikanlı’ diye nitelemektedir.

Hani o eski Yunan Kültürü’nde Aristoteles’in, Platon’un söz ettiği dört büyük erdem vardı ya, işte o erdemler delikanlılıkta da var. “Cesaret, ölçülü olmak, adil olmak ve hikmet sahibi” olmak. Bence delikanlılıkta bu dört erdem bulunur. Oysa biraz önce değindiğim gibi, bu sözcüğün kötü kullanımları da vardır: Kaprisli, ne yaptığını bilmez oradan oraya savrulan… İnsanı geliştirmeyen, inceltmeyen, düzeltmeyen, toplumda hoş olmayan davranışlara da delikanlılık denilebiliyor.

Acar; yani hiçbir zaman kokuşmayan, tembelliğe izin vermeyen, yerinde durmayan, zıpkın gibi, ateşli, arayan, coşkulu demek. İşte delikanlılık böyle bir var oluş durumudur. Bakın, ben delikanlılığı bir ruh hali olarak ya da sosyal boyutuyla Marx Weber gibi bir sosyolojik tip olarak görmüyorum. Delikanlılık felsefe açısından bir varoluş tarzıdır.

– Ne yiyeceğiz ne içeceğiz, hangi vitaminleri almak lazım?

Benim dişlerime bakabilirsiniz, röntgenimi çekebilirsiniz, bir sürü test yapabilirsiniz, ‘maşallah hiçbir şeyiniz yok, turp gibisiniz’ diyebilirsiniz. Ama bu testleriniz, benim noeziyatrik açıdan, yani “anlam sağlığı” açısından sağlıklı olduğumu gösteremeyebilir. Nice anlam sağlığı bozuk, ‘turp gibi insan’ etrafta dolaşıyor.

Bizim insanımız ilginç insandır, aslında muhterem insandır ve dünyaya kıymetini duyuramadığımız insandır ama tuhaflıkları da vardır. Her şeyin pragmatik çözümü olduğunu düşünür. Pragmacı kültürden geliyoruz biz. Çoğunun öyle laf dinleyecek sabrı yok. Her şeyin basit bir formülü olması gerek diye düşünür. Gazete köşelerinde de ‘ne yiyeceğiz ne içeceğiz, hangi vitaminleri almak lazım’ sorusunun yanıtı bol bol yer alıyor.

Anlam sağlığı en azından dört bileşeni içeren bir bileşke kavramdır. Bunlar; beden sağlığı, duygu sağılığı, düşünsel sağlık ve insanlarla ilişkilerimizi içeren, çevremizle ilgili çevresel sağlık diyebileceğimiz bir sağlığı da içine alıyor.

Anlam sağlığımızın bozukluğundan dolayı çok acı çekiyoruz. Sanıyoruz ki bu çektiğimiz acılar hayatın karşımıza çıkardığı gerçeklerin doğurduğu acılardır. ‘Gerçek’ diye değiştirilemez, başka türlü olamaz bir varlığın olduğunu sanıyoruz. Ne ise hep öyle kalan ve onun da ne olduğunu ustalar, üstatlar, köşe yazarları, din alimleri, psikologlar, psikiyatristler, filozoflar, ukalalar vb.’nin bildiği, bir gerçek.

Ben başlıyorum kurmaya ve anlam dünyamı buna göre düzenlemeye. Fakat yaptığım işin anlamlarla ilgili olduğunun farkında değilim. Psikologlar da böyle anlatmıyor. Anlam sağlığının yaşanabilmesi bilinç düzeyi ile ilgili bir şey. Sorunumun anlamlarla ilişkimden kaynaklandığını fark etmem gerekiyor.

– İnsanın en büyük tutkusu, kendine insan olduğunu kanıtlaması.

İnsan doğanın verdikleriyle yetinemeyen bir varlık. Doğa insanı eksik bırakmış. İnsan kaplumbağanın sağlam kabuğuna, bir aslanın pençelerine sahip değil… Birçok hayvan türünde olduğu gibi doğar doğmaz yürümeye başlamıyor, uzun yıllar bakılması gerekiyor. İnsan bedeniyle aklı arasında problemleri olan, doğanın vermediğini de isteyebilen, tutkuları olan, aklının sınırlarının doğa tarafından belirlenmediği bir varlık.

Dolayısıyla insanın bu kadar olmayışı insanı insan kılan çok temel bir özellik. İnsan, bu kadar olmadığını anlayan ve bu kadarlığını aşmaya çalışan bir hayvandır diyebiliriz (Nitekim Aristoteles, “insan akıllı bir hayvandır” demişti). İnsan bunu sanat, teknoloji, bilim ve felsefe alanlarında yapıyor. İnsan sürekli kendini aşmaya çalışan ve umutlarının peşinde koşan bir varlık olarak görünüyor. Bu da geçmişten devraldığıyla yetinmemesini sağlıyor ve hakikaten her çağda insan farklı yüzleriyle görünüyor.

Dostoyevski ‘Yeraltından Notlar’da, ‘İnsanın en büyük tutkusu kendine insan olduğunu kanıtlamaktır’ diyor. Çağımızda da insan zaman zaman hayatın bu kadar olduğuna inanmaya başlıyor. Teknolojinin getirdiği konformizm içinde kendini güvencede bulduğu ortamlarla yetinmeye kalkıyor. İşte o zaman büyük kokuşma meydana geliyor. Ve içindeki enerji buna isyan ettiği için mutsuz oluyor; savaşlar çıkıyor, sahip olduğu değerler bozulmaya başlıyor, nihilizmin tamamen içine giriyor ve kötü bir dünya oluşturarak mutsuz bir yaşam bataklığında çırpınıp duruyor.

Sevdim ben Ahmet İnam’ı diyorsanız: ?Bilge dediğin hem fırlama olur, hem de puşt!?
Bir sonraki yazıyla da bitiriyoruz bu yazı dizimizi.

Yorumlar 23

  1. Sadakat Bağcı

    Ahmet hocam yazılarınızı okudukça okuyasım geliyor.Ufkumuzu açıyorsunuz.Aklınıza, emeğinize sağlık

  2. Edip Mayadalı

    Sayın İNAM Hocamın emeklerine sağlık. Yalnız biraz itirazım var, şöyle ki; Sabah 05.00 ten akşam saat 20.00 ye kadar dolmuşta şoför olarak ayda 750.TL ücretle çalışan evli en az İKİ çocuk babası olan bir insan (doğuda da aylık geliri bu parayı bile bulamayan ve en az 5 çocuğu olan insanlar) düşünüldüğünde Allah aşkına hangi yemekten, hangi tıkınmaktan bahsediyoruz.
    Düşünüyorum da acaba Allahu Taala, yeni doğan çocukları anne ve babalarının 30 yıllık birikimleri ile dünyaya gelmelerini ön görse İnsanlık nasıl olur. İnsanların birbirini, büyük devletlerin ise diğer devletleri (medeniyet veya demokrasi getireceğim) diye sömürmesi söz olurmuydu? Saygılar

  3. Hande Arcan

    Bu güzel yazı için Fatmanur Erdoğan, Uğur Özmen, Tunç Kılınç ve Ahmet İnam’a çok teşekkürler. Bugün bu şekilde geldim bu siteye.

    Yazının zihnimdeki izdüşümlerini paylaşmak isterim:

    “Bir insanın hayata daha adım atar atmaz kendisini içinde bulduğu maskeli balodan haberdar edilmesi çok lüzumludur. Çünkü aksi halde karşılaştığında anlayamayacağı ve tahammül edemeyeceği, hatta şaşkınlıktan tamamen donup kalacağı birçok şey vardır; ve aslında en uzun ömürlü olanlar onlar olacaktır ki ex meliore luto finxit praecordia Titan*. *Kalbi Titan tarafından daha iyi balçıktan yaratılmıştır)

    (Devamı:)

    ….. Birbirleriyle ciddi ciddi iş yapma azmi içerisindeki iki insandan birinin sahte mallar tedarik ettiğini, diğerinin de bunun karşılığında ona kalp paralar ödediğini zamanında onlara söylemek gerekir.

    (Kaynak: Schopenhauer – Hayatın Anlamı sf 96, Say Yayınları)

    Türkçe Meali:

    “Hoşgeldin bebek, yaşama sırası sende. Senin yolunu gözlüyor, tren kazası, iş kazası, yer depremi, kuraklık falan, kara sevda, kara sevda, kara sevda falan…” (Şarkı sözü: Zülfü Livaneli)

    Kendimi daha da insan hissettim. Teşekkürler tekrar.

  4. RANGER_

    Evet güzel bir yazı… Ben de mutsuz ve sinirli olanlardanım… fakat bir farkım var, insan olduğumun farkındayım, bir insan olarak üzerime düşen insanlık görevlerimi yapmaya çalışmıyorum, % 95 ‘ini yapıyorum.

    Fakat toplumdaki duyarsızlıklar, hayvanlıklar, öküzlükler, trafik canavarlıkları, embesilce yaşam tarzı, pislikler, eğitimsiz insanların din hakkında ahkam kesmeleri, bir partiye gizli gizli oy verip ben verdim diyememeleri… memlekette her şey güllük gülüstanlık gibi görünüyorken ve altında bir aysberk varken hala bir şeylerin farkında olmamaları…

    Sokaktaki insanların her geçen gün daha kaba ve kültürsüzleşmeleri, sana çarpıp sen bir özür beklerken ne bakıyorsun yanımdan geçmeseydin bakışı fırlatmaları… daha sayacak o kadar çok şey var ki hadi görme bunları günlük hayatında, birini görmüyorsun ikisini görmüyorsun 3 veya 4 ‘üncü batıyor bir müddet sonra…

    Abartmıyorum sokakta düzgün insan insan gibi gördüğümde hele yüzünde mutlu bir gülümseme bir tebessüm gördüğümde gidip tebrik etmek geliyor içimden… bunca olmsuzluklar ve bu kadar mutsuz ve kaba saba insanların içinde karlı dağlardaki kardelen çiçekleri gibi geliyor bana…

    Sahilde sabah sporu yaparken düzgün eşofmanlı bir kendi hem cinsime günaydın dedim buyur bilader bişeymi vardı dedi… hava zaten soğuktu ben o an dondum ve sıcak bir gülümseme ile yok birisine benzettim dedim… o birisi bir hiçti zaten günaydın dediğimde bir hiç oldu o an… ben istanbulda doğdum büyüdüm 16 yıl istanbuldan uzaklaştım tekrar geri geldim fakat buranın yaşanacak bir yer olmadığını biliyordum tekrar bir kere daha beynime kazıdım…

  5. Meraklı

    ne kadar da aciziz ki çöldeki bi iki kum tanesini alıp bize gosterdiğinde bu kadar mutlu oluyoruz . ne kadar şanslıyız ki bunu yapan birileri var. ne kadar aptalız ki kulak asmıyoruz.

  6. muhtessem

    Kendi içimize tutabileceğimiz bir aynanın varlığından bile haberdar olmayan bizleri sağlam silkeledi yazı, Tunç sayende tanıdım Ahmet İnam’ı bir iki kitabını edindim ve sanırım aydınlanıyorum:)

    Kalemine, aklına fikrine sağlık…

  7. hakan

    ben şuna inanırım.. bir yere ulaştım ya, yetmez ordan da iyi yerler var.. demek eksiğim var geliştir hakan kendini.. neden orda o var da sen olamıyorsun.. o nedenle hep çalışma, kişiliğini geliştirmeli insan derim..

    ama hep unuttuklarımız var.. aslında biz de bir hayvanız.. hayvanlar kalpleri ile , insanlar kalplerine yön veren mantıkları ile karar alır ve uygularlar.. o nedenle biz akıllı bir hayvan olduğumuzu unutup, üstün olma arzusu ile sade bir hayvan olarak yaşıyoruz.. bilmiyorum şu anda neyiz, ya da neyim:((

    saygılar..

  8. baran

    Sadece Kazanan ve kaybedenlerin olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Bu saatin meydanlardan kollarımıza takılmasıyla başladı. İnsan yaşamını daha sıkıştırılmış (ziplenmiş) yaşamakta… Bu yüzden tıkınarak yiyoruz ve anı sindirmeden bir daha yiyoruz. Her dakikamız yeni planlar ya da geçmişe dair hayal kırıklıklarıyla geçiriyor..

    Acaba eski insanlar, ünlü düşünürler günümüz insanının bile etkilenerek okuduğu asırlar boyunca etkisini gösterecek fikirlerini çeşitli kaynakların kısıtlı olduğu yaşamlarında nasıl oluşturdular… Bizler her şeyi dışarıda arıyoruz, belkide onlar içimizde keşfedilmeyi bekliyordur..

  9. Pingback: Fikir Atolyesi Hıyar heriflerin işi değildir aşk!

  10. Pingback: Hıyar heriflerin işi değildir aşk! · Lodos Lodos2005 Zamanı Bekleyen Kollayan Bir Ademoğlu

  11. turgay

    ilk defa okudum senı ve kendıme pay cıkardım. bundan sonra takip etcem başarılar.

  12. sz

    yazi dizisi cok guzel.. bir cok guzel fikirle dolu! hangisine yorum yapayim diye dusundum.

    tek pozitif kritik bu bolumun basligi: kendi olan, aklini kullanan, kitlelerin arkasindan kuzu gibi gitmeyen bir cok insan taniyorum.. yemegin, sevismenin ve sukretmenini degerin bilen ve mutlu yasayan.

    bu kisiler, kendilerine guvenen ama ayni zamanda zayifa, ihtiyaci olana, ozur dileyene acik ve hassas olan kisiler.. kaliplara uymayan, teknoljiyi akillica kullanabilen, eski ile yeniyi dengeye sokabilen ve insanligin ve insan hayatinin degerini bilen bir cok insan…..

    sanirim onumuzde bircok olanak var!!

  13. cigdem

    Reddedilemeyecek kadar verimli bir yazı benim icin, metin acısından tabi ki cümleler cok başarılı ve akici. Kendimle yüzleşmeye çağırdı beni, söyle ki düşünüyorum ama ifade edemiyorum ve ne kadar cok öğreneceğim şey var manasında. Takip edecegim.

Düşünceni Paylaş!

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir