Uzmanlarımız, Sizin Kendinizi Aşağılık ve Aptal Hissetmeniz İçin Sürekli Yeni Çözümler Üretiyorlar. Çünkü Aptalsınız!
- Biz olmadan başarmanız mümkün değil, denemeyin bile.
- Bizdeki beceri sizde yok. Kişisel almayın. Bu bizim zımbırtımız.
- Tasarım ve pazarlama hizmetleri için fiyatımız yüksek, çünkü yüksek tutabiliyoruz. Çünkü siz ödeyeceksiniz.
- Biz müşterilerimizin ihtiyaçlarına cevap verebiliyoruz. Öyle veya böyle.
- Havalı ünvanlar bizi daha zeki ve akıllı gösteriyor.
- Biz sadece herkesten daha iyi değil, aynı zamanda daha da zekiyiz.
Seçkin müşterilerimize, değişen ekonomilerde saldırgan ve yaratıcı şekilde rekabet etmeleri için, çığır açan iş stratejileri ve aşmış tasarımlar sunuyoruz.
Dünyanın en dinamik online pazarlama, tasarım ve danışmanlık ajansına hoşgeldiniz.
Nefesimi Kesecek Anlar…
Zorlandığım bir liste yapıyorum son bir iki gündür. İlk başta kolay deyip, sonra öyle olmadığını anladığım…
Bugünden sonra nefesimi keseceğini düşündüğüm an’lar listesi bu. Sağlığım yerindeyken, ölmeden önce yapmak istediklerim.
Burada da niyetli bir şekilde paylaşıyorum sizlerle. Hem kendi kendime söz verip bunu kayda almak, hem de sizlere biraz daha kendimi açabilmek adına.
Eğer sizin beyninizi de alabilirsem bir iki dakikalığına bile olsa, “benim kendi listemde neler olurdu” diye sormanızı sağlayabilirsem, bonus olur bu bana.
Listenin üç başlığı var.
İlki; bana “işte bunlar, bakalım kaç tanesi gerçek olacak” dedirtenler. İkincisi; hemen yapabileceğim halde yapmayı neden beklediğimi bilmediklerim. Üçüncüsü de bir fantezi; bir daha dünyaya gelme şansım olsaydı…
Başlayalım ilkinden.
Teslim Olmak…
Ne güzel bir duygudur bazen..
Bırakmak kendini karşındakine.
Bir sonraki adımı merak etmeksizin, bırakmak..
Ne olursa olsun diyebilmek.
Bırakmak.
Sadece bırakmak…
Senin güçsüzlüğün müdür?
Yoksa “güç”le açıklanamayacak başka bir duygu mu bu?
Bilmem.
Bilmemek belki de teslim olmanın diğer adı.
Youtube Yasak, Türban Serbest… Sessiz Kalmaya Devam!
Ben devlet büyüğü olarak senin için neyin iyi, neyin kötü olduğuna karar veririm. Senin için kötü olan şeyleri yasaklarım, sen rahat ol!
Daha önce de yaptım, bilirsin.
Geçen sene aynı sebepten dolayı Youtube’a, üç beş site için onbinlerce Türkçe blog sunan wordpress’e ve terbiyesiz şeyler yazan Ekşi Sözlük’e sansür getirdim ki sen kötülüklere maruz kalma.
Tanrım, nasıl bir yönetim anlayışı bu? Her geçen gün uzaklaşacağımıza yaklaşıyoruz İran, Kuzey Kore, Suudi Arabistan veya Çin gibi ülkelere. [Bu ülkelerdeki devlet büyükleri de çok iyi bilirler ya doğruyu, yanlışı!]
Şimdi yine Youtube‘a erişim yasaklandı.
Atatürk’e iğrenç hakaretler içeren video’lar var Youtube’da, doğru. Amaç sadece o video’ları kaldırtmak olmalı. Yapamadınız, gücünüz yetiyorsa siteyi tümden kaldırtın. Bunun için uluslararası yasal merciler var başvurabileceğiniz. Ancak bunlar çok zor işler.
Kolayı var, ben kendi vatandaşlarıma yasaklarım.
Emo…
Önce bu yazıyı hazırlarken (yaşca benden çok daha genç) farklı arkadaşlarımla yaptığım msn konuşmalarından örnekler vermek istiyorum:
T: Emo nedir, biliyor musun?
A: Emo mu, demo olmasın o Tunç abi?
T: Emo nedir, duydun mu hiç?
A: Yok. Nedir?
T: Yazı hazırlıyorum da, fikrini alacaktım.
A: [ekşi sözlüğe bakılır o arada] Duygusal müzik mi abi?
T: Hı hı, eyw kardeşim.
T: Emo nedir, bilir misin?
A: Amca oğlu
T: Nasıl yani?
A: Yöreye göre değişir ama hemşerimin kısaltması.
T: Hmm, tamam saol.
T: Emocu tanıdığın var mı?
A: Yok abi, işim olmaz.
T: Neden?
A: Ezik ergen abi onlar.
Derdin mi çok? Benden de mi çok?
Sorun ettiğimiz şeyler, onları kafamızda büyüttüğümüzden. Etmediklerimiz ise onların küçük kalmasını biz öyle tercih ettiğimizden…
Trafikte çıldırmak örneğin. “Sinirlen” komutunu beyne veren yine biz değil miyiz? Her ne kadar dış etkenler bizi kışkırtsa da; “ben bunları daha önce de gördüm, sonuç değişmiyor; salla” diyebilmek çok mu büyük bir beceri istiyor?
[Adım adım ilerleyen trafik, esasında kendimizle baş başa kalabildiğimiz ender zamanlardan değil mi? Düşünmek için, müzik dinlemek için, bir şeyler okumak için, etrafta koşuşturan insanları gözlemlemek için... Kitap yazılır!]
Sanırım her şey beynimize ne kadar hükmedebildiğimizle ilgili. Beynimiz mi bizi yönetiyor, biz mi onu?
Her şey bizde gizli.
Gıcık olduğumuz biri, [bizim irademiz dışında etki alanımızda olmaya devam ediyorsa] onun gıcık yanlarını gören yine bizim gözlerimiz değil mi? Veya iyi taraflarını görmek istemeyen? Bir kimsenin sevilecek hiçbir tarafının olmamasına imkan yok nasılsa.
O halde beynimiz istesin yeter ki. Daha doğrusu biz o komutu verebilelim ona.
Beynim, benim kontrolüm dışında, benden habersiz işler yaptığında daha uyanık olmak…
Keyifli anlarda bizi şımartmasına karışmasak da…
Gelsin 2008, Bildiği Gibi Gelsin!
Geçen sene bugün, 2007 için demiştik bunu. Ne çabuk geçti 365 gün. Yeni hikayelere gebe yepyeni bir 365 gün var şimdi de…
Yaptığımız eğlenceli bir uygulama vardı. O yazıda 3 soru sormuştuk. Şimdi yine aynısını yapalım.
[Özellikle ilk yazıya gelen 44 yorum sahibinin hedeflerini ne kadar hayata soktuklarını görmek çok ilginç olacak. Buna zaten benden başlıyoruz.]
Bu sene bu yazıya ilk defa yorum yazacaklar için de, şüphesiz gelecek sene bunu görmek keyifli olacak.
Önce o üç soru:
1.) 2007 deyince ne hatırlıyorsun?
2.) Aynı soruyu, mutlu bir insan olarak, bir yıl sonra bugün nasıl cevaplamayı isterdin?
3.) Yüz yüze olsaydın, bir üstteki yorumu yazan kişinin verdiği cevaplara dayanarak ona ne derdin?
Şimdi benim cevaplarım: (Bu yazıya ilk yorumu yazacak kişi için de ben “bir üstteki kişi” olmuş oluyorum.)
Sizler Benim Tutkumsunuz.
Fikir Atölyesi doğduğunda ‘bebekliği nasıl geçecek, ömrü ne kadar olacak, ona bakma ve büyütme güç ve sabrım olacak mı’ soruları kafamı meşgül ederken, bugün ikinci senesini bitirdiğini görünce içimde hoş bir duygu oluşuyor.
Esasında keyif alarak ve tutkuyla yaptığınız bir iş için bu süre, göz açıp kapamayla geçecek kadar kısa.
“Geride Nasıl Bir Miras Bırakmak İstersin?” başlıklı yazımızın içinde Ralph Waldo Emerson’un “başarı nedir?” sorusuna verdiği bir cevap vardı:
- Sık ve çok gülebiliyorsan,
- Akıllı insanların saygısını, çocukların sevgisini kazanabiliyorsan,
- Dürüst eleştirmenlerin takdirini alabiliyorsan,
- Sahte dostlarının ihanetine katlanabiliyorsan,
- Güzelin değerini biliyorsan,
- Diğer kişilerde en iyiyi bulabiliyorsan,
- Daha iyi bir dünya için geride ister sağlıklı bir çocuk, ister iyileştirilen bir sosyal durum, ister ufak bir parça yeşil bahçe bırakabiliyorsan,
- Tek bir kişi bile olsa, biri senin varlığından ötürü daha rahat nefes alabiliyorsa…
Sarışın Hatunlar Aptaldır!
Daha doğduğumuz andan itibaren anne ve babamızın bize öğrettiği doğrular var; sonra yakın çevremiz, arkadaşlar, okul, okuyup gördüklerimiz… İnsan beyni o kadar çok bilgiye maruz kalıyor ki, bunları ancak tasnif ederek, yani bölümleyerek, sınıflandırarak hafızasında tutabiliyor.
Ateş sıcaktır, elini sokarsan yanarsın; kalabalık otobüste otururken başkalarıyla göz göze gelirsen yer vermek zorunda kalırsın! gibi…
Toplum içinde yaşarken edindiğimiz deneyimler bize, ileriki zamanlarda işe yarar bilgiler olarak dönebildiği gibi, tersi de olabiliyor ve işte bunun adı da “önyargı.”
Diğer bir söylemle öğrendiklerimizin otomatiğe bağlanması.
Artık düşünmeye ihtiyaç duymayıp, eski bildiklerimizin bizi doğruya götüreceğimizden emin olduğumuz durumlar. Yani önceki yargılarımızla [tekrar araştırma ve kıyas yapma zahmetine girmeden; hazırcılık yaparak] peşin ve haksız hükümlere varmamız…
Mankenler ve sarışınlar aptaldır, sınıfta en önde oturan gözlüklüler de inek!
Bir babayla oğlu arabada giderlerken kaza yaparlar, baba kaza yerinde ölür. Çocuk gözlerini hastanede açtığında, doktor odaya girer ve “merhaba oğlum” der…
Bu nasıl mümkün olabilir?
Hayal Dünyamızı Yönetmeye Çalışanların Dayattıkları Seçimler…
Binlerce reklam kirliliği arasından sıyrılabilen, yaratıcı iletişim yapan markalara saygım büyük olsa da, son zamanlarda reklam dünyasına karşı daha bir tedirgin durmaya başladım.
Herkes en iyi, en yeni, en paranın karşılığını veren, en eğlenceli, en kaliteli, en büyük, en size yakışan, en en en…
Bu suni dayatmalar işe yarıyor olmalı ki; bizler etkilenmeye devam ediyoruz, onlar da ısrara…
Banner’lar izin verirse web’de dolaşabilir duruma geldik. Sinemada film için 30 dakika beklemeye alışkınız artık. Ekranda reklam arası program seyretmeye, radyoda bağırış çağırışların arasında müzik dinlemeye çalışıyoruz.
Bakalım rüyalarımıza reklam pompalamayı beceren teknolojiyi ne zaman bulacağız…
Markaların, dolayısıyla reklamcıların derdi aynı. Bizlerin önce beyninde ufacık da olsa bir yer etmek, sonra da (eğer becerebilirlerse) yüreğimize konuşarak beynimizdeki yerlerini yönetmek ve büyütmek.
Yani bizden bir parçayı almak, kendilerine mal etmek. [Yazarken kulağıma bile kötü geldi bu!]

