Haydi Hep Beraber Maçka’ya!

New York metrosunda yaklaşık 200 kişinin, işlerine geç gitme pahasına, dakikalarca büyülenerek izledikleri iki sokak çalgıcısının verdiği ilhamla doğmuştu ‘Stand By Me‘ projesi.

Mark Johnson, birbirinden farklı din, ırk ve kültürden oluşan bu 200 kişinin, nasıl müzik sayesinde kendi ‘farklılıklarının’ üstesinden gelebildiğine o an çıplak gözlerle şahit olmuş ve bunu daha sonra bir müzik belgeseline dökmüştü: ‘Playing For Change‘ veya ‘Değişim İçin Çal.’

O proje dünya çapında o denli ses getirdi ve binlerce müzisyene ilham verdi ki, işte onlarda biri de bizden, Türkiye’den çıktı geçenlerde: ‘Doğa İçin Çal!

Hem de çalma çırpma olmadan, ‘Playing For Change’ ekibinden aldıkları manevi destekle…

Cem Karaca’nın oğlu Emrah, Erol Evgin’in oğlu Murat, Aslı, Bilge Kösebalaban, Can Şengün, Serdar Öztop ve Ozan Tügen gibi müzisyenlerin de içinde yer aldığı toplam 45 kişiden oluşan bir ekip, söz ve müziği Hasan Tunç’a ait olan, o çok sevdiğimiz ‘Divane Aşık Gibi’ türküsünü seslendiriyorlar.

Biz üç kişi biraraya gelmekte zorlanırken, onlar 45 kişilik bir ekip olmuşlar, hem de yaklaşık beş ay boyunca. Doğaya olan sevgi ve duyarlılıklarını müzikle ifade etmişler, hem de müthiş bir yorumla.

Açın sesini, yaslanın arkanıza:

» Yazının devamı

Bakmayın Gözyaşıma, Açgözlüyüm Esasında.

Yıl: 1992. Yer: Birleşmiş Milletler Dünya Zirvesi, Rio de Janerio.

O tarihte 12 yaşında olan Kanadalı Severn Suzuki, üç arkadaşıyla birlikte para toplayıp toplantıya geliyor ve alıyor mikrofunu eline.

Kayıtlara “Birleşmiş Milletler’de dünyayı altı dakikalığına susturan kız çoçuğu” olarak geçen Severn, ayakta alkışlanan ve hatta bazı delegelerin gözyaşı dökmesine neden olan bir konuşma yapıyor.

O delegeler, bugün çoğunun isimleri değişmiş olsa da, dünyayı yöneten sözde liderler! İçlerinde bizimkiler de var.

1992′den bugüne geçen onyedi senede ne değişti? Kaçının ilk beş önceliğinde çevre ve çocuklar var? Vaadlerle değil, yaptıklarıyla…

İşte o konuşmasının ingilizce videosu ve hemen altında da Türkçe çevirisi var.

» Yazının devamı

Ahmak Ben!

Bir önceki yazıda ilk kez duyurduğum Fikir Atölyesi kitabının nasıl olacağı henüz netleşmemiş olsa da, kitapta yer alacak yazılarda içeriğe katkı sağlayan bazı yorumlara yer vermeyi çok istiyorum. Yazan kişinin de bıraktığı isimle. Bakalım bunun kurgusunu nasıl becereceğiz!

Kurgu demişken, hayata karşı duruşu, düşünce şekli ve bugüne kadar yaptıklarıyla çok takdir ettiğim yazar, editör, senarist ve aynı zamanda eğitim görevlisi olan bir arkadaşımla çalışmaya başladık. İsim vermeyelim, bu şimdilik sürpriz olarak kalsın.

Bu yazının amacı ise farklı. Burada (bir önceki yazıda sizden gelen fikirler de doğrultusunda) bir oyun oynayalım:

Kitapta yer alacak bir bölümün “kahramanı” siz olun. Baştan sona!

Hayatımızın uzun metraj bir film olarak çekileceğini düşünelim. Adı “Ahmak Ben!” olsun.

» Yazının devamı

Fikir Atölyesi Bir Kitap Olsa?

Fikrinize ihtiyacım var.

Bir zamandır zihnimde benimle döğüşen bir kitap projesi var. Bu blogun ürettiği içerikten çıkacak bir kitap.

Ancak tabii ki yazıların direkt alınıp baskıya verilmesinden bahsetmiyorum, bunun için kitaba gerek yok. Kurgusuyla, okuru içine katmasıyla, ebadıyla, özgün tasarım ve düzenlemesiyle çıkacak bir kitap olmalı bu.

Peki, sizce ne olmalı? Nasıl olmalı?

Aklınıza gelen fikirleri duymak isterim. Kurguyla ilgili, içerikle ilgili, tasarımla veya kitabın dağıtım ve pazarlamasıyla ilgili olabilir. Neresinden tutmak isterseniz.

Sizleri yönlendirmemek adına kendi kafamdakileri buraya yazmamalıyım. Onlar nasıl olsa varlar ancak değişmez şeyler de değiller.

Veya diyebilirsiniz ki, sen de mi Tunç? Ne gerek var kitaba, otur blogunu yazmaya devam et!

Kendimi Hiç, Bu Denli ‘Hiç’ Hissetmemiştim.

“Tunç, hapiste seni saran en güçlü duygu ‘hiçlik.’ Kendini o kadar hiç hissediyorsun ki, normal hayatta bunu tadabilmek mümkün değil.”

Bu laf, “Ben Hapisteyken!” yazımızda bahsettiğim, yaklaşık bir ay boyunca Bayrampaşa Cezaevinde kalan, hiçliği dibine kadar yaşayan o arkadaşıma ait. Bu da dizinin ikinci ve son yazısı olsun.

Hapishaneleri dışarıdan gelecek tehditlere karşı asker, içeride ise cezaevi güvenlik görevlileri koruyor. Polis seni cezaevinde askere teslim edip görevini tamamlıyor. [Bu görev teslim esasında polislerin "bak sana hiç dokunmadık, hiç kötü davranmadık" söylemleri dikkati çekiyor.]

“Hayatım boyunca ‘gerçek aranmayı’ hapise ilk girdiğim anda yaşadım” diyor. “Bir odada çırıl çıplak soyunuyorsun. Dokunma, itme kakma yok. Ancak çıplakken öne doğru eğilip öksürmeni istemeleri pek de öyle kolay kolay unutulacak bir an değil.” [Kıçında bir şey gizliyorsan o öksürük acı yaparmış.]

» Yazının devamı

Ben Hapisteyken!

Bir arkadaşım esasında cezaevine düşen… Askerlik anıları sık anlatılır ya, işte o denli ben merak edip o da anlattıkça, yaşamış kadar oluyor insan. Yine de dinlemekle yaşamak arasında çok ciddi bir fark olduğunu kabul etmek gerek baştan. Hem de çok ciddi bir fark!

Yaklaşık iki sene önce, bir sabah saat 6′da uyurken baskın yapan polisler (açan olmazsa, kapıyı kırmak üzere yanlarında bir de balyozla) eve girip didik didik arıyorlar her yeri. Ancak evin daha önce gözetlendiği belli çünkü direkt çalışma odasına giriliyor. Asıl aranan silah, ancak o yok. Daha sonra bilgisayarlar, cd’ler ve fotograf makinası da dahil tüm dijital kayıt cihazlarına el konuluyor. Her şey o kadar hızlı oluyor ki, eş ve çocuğun şaşkın bakışları arasında o, elleri kelepçeli bir şekilde polis minibüsüne bindiriliyor.

» Yazının devamı

Giden Ben Değilsem, Gelen Kim?

Deniz desen, dalgalı,
Uçalım desem,
İyidir kara.

Sarışın desen, esmer,
Kalın desem, ince!

Olmuyor işte,
Yetmiyor ne yapsan.

» Yazının devamı

İtiraf Ediyorum!

Ne kadar farkındalar bilmiyorum, ancak, koçluk yaptığım kişiler bana, benim onlar için açmaya çalıştığım kapılardan çok daha fazlasını açıyor.

Kimin kime katkısı daha fazla, tartışılır :)

Şaka bir yana, hayat bir terazi değil sonuçta. Olsa olsa bir öğrenme süreci olur, ancak buna da ömür yetmiyor. Keşke, öğrendiklerimizi uygulayabileceğimiz bir başka hayatımız daha olsa!

Neyse;

Varsa da o ‘başka hayatı’ beklemeden, sizlerle şimdi paylaşmak istiyorum kendime dediklerimi:


» Yazının devamı

Kimsin?

dağların arasında, suda,
yeşilken,
mavi…

güzelken, çirkin,
zekiyken,
aptal…

soğukken sıcak,
terliyken,
ürkek…

işte bu derken,
değilsin.
değil derken,
sensin.

» Yazının devamı

FriendFeed Üzerinden Toplu Söyleşi.

İnternette kullanılan, varsa kendi blogunuz da dahil, birçok servisi (twitter, youtube, vimeo, facebook’taki durum iletisi, linkedin, last.fm, google reader, flicker ve digg gibi onlarcasını) biraraya getiren bir site var, adını duymuş veya kullanıyor olabilirsiniz: FriendFeed.

FriendFeed’te takip etmeye değer bulduğunuz kişi ve arkadaşlarınızın farklı sitelerde paylaştıklarını, siz ‘tek bir yerden’ izleyebiliyor ve dilerseniz de yorumlarınızla  içeriklerine katkı sağlıyorsunuz. Ve tabii ki sizin yaptıklarınıza da aynı şekilde yorum veya ‘beğendim’ler geliyor.

Bilgi edinme ve paylaşma adına hayatı kolaylaştırıyor ancak önünüzden reuters gibi sürekli akan ‘feed’lere daldınız mı, çıkamıyorsunuz da! [Bu Tunç neler paylaşmış FriendFeed'de derseniz; linki budur!]

Neyse, geçenlerde bir oyun oynamak istedim orada. Fikir Atölyesi’ndeki [çoğumuzun günlük hayatta kafa yormaya fazla fırsat bulamadığı] ‘20 Soruluk Söyleşiler” sorularını dileyen herkesin katıldığı bir ortamda sordum. 20 artı 2 de bonus sorudan oluşan bu “toplu söyleşiye” 147 farklı kişi, toplamda verdiği 990 cevapla katıldı.

Ben de bunların içinden kendimce yaratıcı, eğlenceli ve bizi düşünmeye sevk edecek olanlardan bazılarını seçmeye çalıştım.


» Yazının devamı