Fikir Atölyesi İkinci Buluşmamız: 11 Haziran / Tamirane.
Hatırlarsınız, ilki geçen sene 5 Temmuz’daydı. Çoğu birbirini tanımayan 80-85 kişi aynı masalarda oturup rakı-balık yapmış, birbirimizi klavye dışında daha yakından tanımış ve bugün de halen devam eden
müthiş dostluklar kurmuştuk. Tadı hala damağımda kalan, bol bol nefes kesen anlar yaşadığım bir geceydi.
Şimdi ikincisini yapıyoruz. Bu sefer konseptimiz rakı-balık değil!
İsteyene bahçe, isteyene kapalı bir mekanımız var: Bilgi Üniversitesi’nin santralistanbul kampüsündeki Tamirane. Karnımızı doyurmak için bahçede mangallarımız olacak. Ve tabii ki limitsiz yerli içki :) O gece mekan sadece bize ait.
Katılmak isterseniz yer ve zaman bilgileri şöyle:
Facebook. Hangi Yüzümüz?
Yakın bir arkadaşım Emre, aşık oldu bir kıza. Öyle böyle değil. Tüm dünyaya pembe gözlüklerle bakacak kadar hoşgörülü, sürekli sırıtan bir yüzü var artık onun. Sonuç; o çok mutlu.
İnsanın yakınındaki kişilerin mutlu olması çok önemli. Bulaşıcı çünkü. Sen de derin bir nefes alarak veya yoldan geçen bir köpeği severek “mutlu olabilmeyi” hatırlıyorsun tekrar.
Neyse, nedir dedim ona; nedir aranızdaki bu kimyanın nedeni… Çok şey saydı doğal olarak. Ancak beni en çok çarpan şeylerden biri şu oldu: “abi facebook hesabı bile yok. kulanmıyor… ihtiyaç duymuyor.”
Fazla değil, daha birkaç yıl öncesine kadar pek azımızın kullandığı Facebook artık cep telefonu gibi. Msn adresi değil artık ilk istenen; “Facebook hesabın var değil mi?” Soru bu. Msn nasıl olsa alınır sonradan! Önce bir görelim bakalım resimlerini, videolarını… Kimlerle arkadaşsın, duvarında neler yazıyor? Sana yazanlar kim? Her şey ortada nasıl olsa…
Facebook’ta var olmak, “hayatta varım” demekle aynı anlama gelmeye başlamış!
Sen Terfi Beklerken, Onlar Facebook Profiline Bakıyor!
Çok farklı yaş gruplarından arkadaşlarım var, ancak en çok da 18-24 arasından… Bu gruba bayılıyorum, bana hayat enerjisi veriyorlar. 25-35 arasındakilerin çoğu ise iş hayatının acımasız rekabetinde sıkışıp, bunalanlar genelde. Özellikle profesyonel olarak kurumsal bir şirkette çalışanlar.
Hayatın (bence) en güzel yaşlarında ÖSS kabusuyla boğuş. Dershane, okul, ev üçgeninde kaybettirilen harika yıllar… Sonra atabiliyorsan kapağı, başladın bir üniversiteye. “Ne iş yaparsam bana hobi gibi olur, müthiş keyif alarak çalışırım, iş bana ‘iş’ gibi gelmez” karar verme şansı olmadan kazanılan bir bölüm. [ÖSS sisteminin rezaleti.]
Ve mezuniyet sonrası cv hazırlama, iş başvuruları, mülakatlar… Ve kurumsal bir şirkete atılan ilk adım ve devamında yükselme hayalleri…
Bu kurumsal şirketlerin çoğunda olan bir “performans değerlendirme” sistemi var. Bağlı olduğunuz yöneticinin bir form eşliğinde sizinle bire bir yaptığı görüşmeler… Genelde senede bir yapılan, not pazarlığı şeklinde geçen, gelişime açık alanların atlandığı, atlanmasa bile “şu yönlerini geliştir” demenin ötesine geçmeyen konuşmalar bunlar…
İyi de ben bu yönlerimi nasıl geliştireceğim? Sen ey yöneticim, bana nasıl destek vereceksin, nasıl imkan veya fırsatlar sunacaksın? Onlar yok, sadece “geliştir, seneye öyle gel karşıma!”
Faili Meçhul Kıyak Bir Aylık Oldu!
Bir aylık bebeğimiz Faili Meçhul Kıyak Hareketi dün Beyaz Show’daydı.
İzleme şansı bulamayanlar için:
Bunlar da FMK ile ilgili bugüne kadar ki gelişmeler:
2.) Faili Meçhul Kıyak Hareketi’nde İlk On Gün.
3.) FMK Hareketi Öldürecek Beni Heyecandan :)
4.) Ne Mutlu Böyle Deli Olmaya!
Ben de bu oyun kartlarından basmak istiyorum derseniz:
– FMK Kartları – (Türkçe).
– İngilizcesi: ‘Anonymous Favour’ game cards.
– Almancası: ‘Ein anonymer Gefallen’ Spiel-Karten
Linklerden birine sağ tıklayıp “save link as” veya “hedefi farklı kaydet” yaparak bilgisayara almak mümkün.
Kucaklıyorum hepinizi.
FMK Hareketi Öldürecek Beni Heyecandan :)
Henüz bir aylık bile olmayan bebeğimiz, Faili Meçhul Kıyak, faili meçhul bir hızda büyüyor! Süt dişleri bile görünmeye başladı :)
Hiç beklemedik gelişmeler oluyor…
Üç kişinin bile yüzünün gülümsemesine vesile olabiliyorsak, ne mutlu diyorduk. Galiba çoktan geçtik o “üç” kişiyi.
27 Şubat 2009′da bir yazı ile duyurmuştuk oyunu. Ufak şeylerle tanımadığımız kişileri şaşırtalım, biz de ortalıklarda olmayalım. Adı üstünde işte; faili meçhul kıyak. Yanında da bir FMK kartı!
Kartları indirdik, kestik koyduk cüzdana. Sokaktayız. Sonra kurgu aşaması başlıyor. Kime nasıl bir kıyak yapayım? Hiç yapılmamış bir şey mi, hemen yapılabilecek bir şey mi, uçuk bir şey mi? Her ne olursa, bu kurgu kısmı çok keyifli.
Sonra aksiyon zamanı. Kimse görmeyecek. Yakalanırsak faili meçhul olamıyoruz ya, ondan. Ve izleme şansı varsa, o şaşkınlığı ve gülümsemeye uzaktan şahit olmak; hmm yeme yanında yat!
Medya da şimdilik sevmiş görünüyor FMK Hareketi’mizi :)
Faili Meçhul Kıyak Hareketi’nde İlk On Gün.
Bir oyun olarak başladığımız Faili Meçhul Kıyak (FMK) Hareketi‘ndeki gelişmeleri sizlerle paylaşmak istiyorum.
Geçen kısa süre içinde, A4 sayfasını indirip, kartları keserek cüzdanında taşımaya başlayan kişi sayısı (en azından kendi çevremde:) çoğalmaya başladı. Belki de bana ayıp olmasın diyedir ancak olsun, cüzdandaki o kartlar en azından “hatırlatma” görevi görüyor. Çünkü gerçekten insanın kime, ne zaman bir FMK yapacağı belli olmuyor.
Şu dakikaya kadar FMK’yı anlattığımız ilk yazıya gelen 108 yorum cesaret veriyor. Bir o kadar da gelen mail var. Saklıyorum hepsini :)
İçlerinden bir tanesi güzel özetliyor gelen çoğu mesajın duygusunu. Kısa ancak o denli de vurucu:
“Tunç, biliyor musun?
Faili Meçhul Kıyak konusu gibi konular her zaman insanın aklına gelmez…
Bu konunun benim için birkaç önemi var..
Bir kere çekirdeğinde bir gizli kahramanlık var…
Sonra çok insanın katılması var…
Sonra yeni bir şey olması var…
Sonra genç insanların dahil olması var…
Sonra ümit taşıyan bir şey…
Sonra değiştiren bir şey az ya da çok…
Hayata bir katkı….”
Faili Meçhul Kıyak!
Hadi bir oyun oynayalım :)
Adı da “Faili Meçhul Kıyak” olsun. Veya “FMK Hareketi!”
Ufak şeylerle insanları mutlu ederek mutlu olmak… Hem de anonim biri olarak!
Tanımadığımız birilerine ufak bir iyilik yapıyoruz ve o kişi bunu kimin yaptığını bilmiyor. Çıkar düşünmeksizin kıyak yapmak ve o kişinin mutlu olmasını sağlamaktan söz ediyorum.
Bir yıl önce ‘Nefesimi Kesecek Anlar‘da paylaştığım isteklerden biri olan bu fikri daha sık yapmak istediğimi bir arkadaşıma söyleyince; “oo Tunç, sen ‘Amelie‘ ya da ‘İyilik Bul İyilik Yap‘ filmlerini izlemedin mi?” dedi. Ben de oturdum izledim Amelie’yi. Evet fikir aynıydı gerçekten ancak beni yıldırmadı daha önce yapılmış olması.
Bu öylesine bir oyun ki, çok kişi oynamalı deyip sizlerle de paylaşmak istiyorum.
Kendimle Yüzleşmek.
Farkettim ki eli yüzü düzgün insanların “çekicilikleri” bende ne büyük bir “hayranlık” uyandırıyormuş.
Meğer ben hiç “güzelliği” doyasıya yaşamamışım ki.
Farkettim ki “başarı hikayeleri” bende ne abartılı heyecanlar yaratıyormuş.
Meğer ben hiç büyük bir “zafer” elde etmemişim ki.
Farkettim ki “umut” kelimesinin anlamı bende ne sığmış.
Meğer ben hiç “umutsuzluğa” düşmemişim ki.
Farkettim ki ben kendi küçük dünyamda ne mutluymuşum.
Meğer ne ufakmışım ben.
Andy Warhol: Hakkınızda yazılanları önemsemeyin. Sadece uzunluklarını ölçün!
“Andy Warhol hakkında her şeyi bilmek isterseniz; resimlerimin, filmlerimin ve benim dış görünüşüme bakmanız yeterli. İşte ben oradayım. Arkasında hiçbir şey yok.”
Var var… Bak ikidir geliyorsun, bir dünyalı ile konuşmayı özlemişsin besbelli :) Neyse, sen bu işlere önce grafiker olarak başlamıştın, değil mi?
“Grafiker olarak çalışmaya bayılıyordum. Ne yapmam gerektiğini, nasıl yapmam gerektiğini söylüyorlardı. Ben ise sadece düzeltme yapıyor, onlar da evet veya hayır diyorlardı. Zor olan şey ise, yavan şeyler için hayal kurmak zorunda kalıp bunları tek başına yapmak.”
Siz bizi öpmeye geldiniz, bari biz de zevk alalım!
Zaman zaman gittiğim bir restoran-bar var. Konumu, dekorasyonu, mönüsü gayet iyi. Mekan oldukça büyük ve doluluk oranı yüksek. Hizmet seviyesi iyi. Ödediğiniz paranın da karşılığını alıyorsunuz.
İşletme müdürü yıllar içinde hiç değişmedi. Her gittiğimde de yanıma gelir, sohbet eder. Mekanda geçen ilginç olayları anlatır uzun uzun. Genelde bu sektörün ne kadar oynak ve zor olduğunu, 3 kuruş fazla maaşa çalışanların nasıl iş değiştirdiğini, sürekli söylemesine rağmen çalışanların nasıl hep aynı hataları tekrar ettiğini, müşterilere ne yapsa memnun edemediğini…
Hatalarını insanlara söylemek yetmiyorsa karşı tarafı suçlamaya devam etmek işin en kolay kaçış şekli. Söylemekle görevini yaptığını sanıp vicdan rahatlığı sağlamak bu. Ben söylüyorum, onlar anlamıyorsa; bu, ben anlatamıyorum veya gösteremiyorum demek değil midir? Değişecek olan önce benim. Kişinin bu durumlarda kendisine sorması gereken kritik bir soru var:

