Link Önerin!
Birkaç gün önce, sessiz sedasız yeni bir şey başlattık Fikir Atölyesi’nde. “Link Önerin!” Sitenin sol üstünde göreceksiniz.
Çıkış noktası basit. Çok sayıda “Tunç; senin yazıların güzel de, biz de bir şeyler paylaşabilmek istiyoruz bu atölyede” mail’i almam. “Senin yazdığın yazılara yorum yazabilmenin ötesinde, bizim de bir yerlerde okuyup, paylaşmaya ve tartışmaya değer bulduğumuz konular oluyor” diyorlardı.
Haklılar!
İşte o yüzden artık yaratıcılığı tetikleyen veya besleyen bir şeyler gördüğünüzde bunları paylaşabileceğiniz bir “Link Önerin!” sayfamız var.
İlk gelenler arasından seçtiklerimizle başlıyoruz biz de:
» Yazının devamı
Bir Gün Hepimiz Metallica Olacağız!
“Led Zeppelin, Pink Floyd, Metallica. Bunlardan birinin konserinde ve kulisinde olmak.”
“Nefesimi Kesecek Anlar…”da yazmışım zamanında. Listeden biri gerçek oldu. Kulis kısmı olmasa da, Metallica İstanbul konserini önlerden izleme fırsatı buldum.
Konseri özetliyorum: muh-te-şem! Anlatmaya kelimelerin yetmediği, yaşanılması gereken… Bittiğinde pek bir şey hatırlamadığınız ama yaşadıklarınızın esasında beyninizin derinliklerine kazıldığını bildiğiniz anlar.
Bu adamlar yaşlanmıyor mu? Veya bu adamlar sahne performansından zaman içinde bir şey kaybetmiyor mu? Hayır; kaybetmiyorlar.
Çünkü aşıklar yaptıkları işe…
Kuşakabin!
Bu, yaz mevsimi rehaveti ile yazılmış bir yazıdır : ) Daha önemli işleriniz varsa, vakit kaybı yaratmayalım size!
Yoksa ben de istemez miyim sizlere Steve&Barry’deki gibi bir başarısızlık hikayesini veya dünyanın tepesindeki Türklerin nasıl o tepelere çıktığını anlatmayı?
Başka bir ruh halinde oluyorum yazları. Ciddiyetsiz konular daha bir ilgimi çeker oluyor nedense. Her geçen sene de mevsimlerin hakimiyeti artıyor üzerimde. Bırakıyorum ben de kendimi… Direnmek neden ki?
Bu aralar arkadaşlarımın Fikir Atölyesi’ne mail ile gönderdikleri bazı mesajları tuttum. Onları paylaşacağım şimdi sizlerle:
Okşayan Eli İtip, Tekmeleyen Ayağı Neden Öper İnsanoğlu?
İnsanız ve insan olmanın da sanırım gedikleri var. Onlar bizim açık noktalarımız. Programlama dilinde geçen ‘bug’lar gibi…
“Kaçanın kovalanması, kovalananın kaçtıkça değere binmesi” çoğumuzun defalarca yaşadığı, yaşarken pek anlamasak da, sonradan hep onay verdiğimiz bir önerme.
Doğru. Gönül kaçanı kovalıyor gerçekten.
Birini seviyorsunuz (çokca sevgili anlamında olsa da, bir arkadaş için bile olabilir) o da bunu anlayınca kaçmaya başlıyor sizden.
Taparsan tepilirsin, tepersen tapılırsın (sanırım bu arkadaşlar arasında “4s” olarak geçen kuralın en düzgün yazım şekli!)
Kötü davranmanın prim yaptığını bilen bir kaçan, kötü davranılmaktan keyif alan bir kovalayan!
» Yazının devamı
5 Temmuz Buluşmamız Yorumlarla Canlı Yayında!
Ufak bir bahane ile sanalda başladık, şimdi gerçek olmak üzere: bu, Fikir Atölyesi’nin ilk sokak etkinliği.
Az sonra Nevizade Bade Restaurant’da olacağım. Saat: 19:00′dan sonra da Atölye’nin okuyucuları gelmeye başlayacak. Büyük çoğunluğu ile ilk kez karşılaşacak olmanın bana verdiği çok hoş bir heyecan da var tabii.
Geleceğini söyleyen (şu dakika itibariyle) 85 kişi olmuşuz.
Bade’de bir dizüstü bilgisayarımız var. Bu yazı da ekranda açık olacak. Hani düğünlerde olur ya, günün anısına deftere bir şeyler karalanır, bu gece burada olanlar da dilerlerse bu yazıya yorum olarak gördüklerini, duyduklarını, hissettiklerini yazabilecekler… Gelemeyenler de dışarıdan müdahale edebilecekler konuya!
Blog’dan canlı yayın gibi bir şey : )
Neler hissedeceklerini bilemem de, gecenin ortalarına doğru aklımdan geçen ufak (hoşluk mudur, delilik midir; adını koyamadığım) bir şeyimiz olacak! Yüz yüze olabilmenin şerefine…
Sizleri buradan güncelleriz gece boyunca.
» Yazının devamı
Ah Bir de Anlayabilseydik Onu.
Şöyle bir bakar mısınız ne kadar çok “benzer”, ne kadar çok “aynı” insan var etrafımızda. Çünkü en risksiz olanı bu.
Benzer olmak kolay. Çoğunluğun yaptığını yapmak, başarısız olunması durumunda kabul edilebilir hazır mazeretleri de beraberinde getiriyor.
Sonra birbirine benzer insanların “yapacak bir şey yok” dediğinde kafalar sallanıyor; “evet, doğru” deniyor. Çünkü herkes öyle onların etrafında da. Dünyaları o kadar!
Sıradışı olmak ise zor. Daha önemlisi riskli, tehlikeli.
Dost ve düşmanlarınızın adını koyabilmek avantaj gibi dursa da, benzer kişilerin eline verdiğiniz malzeme o kadar çok ki. Al beni eleştir, bak burada da açığım var. Vur beni yerden yere!
Ortadasınız… Çıplaksınız.
Size Bir Sözüm Vardı!
Blog ödülleri sonrası, 11 Mayıs tarihli “Bir Kez Daha Hissettirdiniz Varlığınız?… Ne Mutlu!” yazısında verdiğim bir rakı-balık sözüydü bu.
Şöyle demiştik:
“Maalesef ödüller biraz zayıf. Ana sponsor Microsoft’un bu konudaki tutumu kendi marka büyüklüklerine pek yakışmadı.
O zaman ben de bu ödüllerle yetinmeyip bu dört okurumu rakı-balığa davet ediyorum =)
Gerçekten!
Bütçem müsait olsa da, oyunumuza katılan herkesi davet edebilsem. Ama şöyle bir şey yaparız; Önceden yer ve saati belirler ve duyururuz. Dileyen de katılır sohbetimize, sonrasında ortak hesap öderiz. Olmadı gireriz mutfağa bulaşıkları yıkamaya!”
Bunu sadece kendi oyunumuzu kazanan dört okurumuzla (İlker İlgen, Emrah Doğan, Sırrı Özden ve Çağrı Özdemir) veya oyuna katılanlarla limitli tutmuyoruz tabii ki.
Açılış konuşması yok, sunum yok, panel yok! Amaç birlikte olmak, tanışmak, sohbet etmek, yemek, içmek, eğlenmek…
Antoni Gaudi
“Bir dehayı mı yoksa budalayı mı mezun ediyoruz, bilmiyorum.”
Bu söz School of Architecture of Barcelona’nın rektörü profesör Elias Rogent’ın, mezuniyet töreninde (1878) ona söyledikleri.
O ise yanındaki arkadaşına dönüp: “benim şimdiden bir mimar olduğumu söylüyorlar.” diyor gülerek.
La Rambla’daki sokak göstericileri ve Theo‘dan sonra Barselona’nın bende bıraktığı son iz; Gaudi.
Bir adam, tek başına bir şehrin silüetini değiştirebilir mi? Yapıtlarıyla “hadi canım, bir insan bunu 100+ yıl önce nasıl düşünebilir ve yapar?” dedirtebilir mi?
Fantastik, egzotik, büyüleyici veya görkemli gibi büyük sıfatların ardı ardına ağızdan çıkmasına neden olabilir mi?
Bu deli adamın düşünme şekline hayran olmamak elde değil.
» Yazının devamı
La Rambla, İstiklal Caddesi ve Siya Siyabend.
Theo‘dan sonra “La Rambla” Barselona’da beni en çok etkileyen ikinci şey oldu. Caddenin kendisi değil de, yaşattıklarıydı daha çok akılda kalan.
Plaça de Catalunya’dan başlayıp, Barselona limanına açılan meydandaki Christoffel Columbus anıtında son bulan bu geniş ve uzun caddenin cafe’leri, restoranları, dükkanları vs değildi ilgimi çeken.
Veya çoğu Avrupa şehrinin ünlü caddelerinde gördüğümüz, onca kalabalığın aynı anda yürümesine rağmen sizle göz göze gelmeden, size omuz atmadan, rahatsız etmeden; herkesin kendi halinde olması da değildi bana ilginç gelen.
Caddeyi baştan sona bir festivale çevirenlerdi beni şaşırtan. Sokak çalgıcıları, sanatçıları, göstericileri; adına ne derseniz…
Theo’nun Hatırlattıkları.
Geçen hafta kısa bir kaçamak yaptım. Bugüne kadar çok duyup hiç görme şansım olmayan Barselona’ya. Yalnızdım. Tercihim bu yöndeydi. Bol bol yürüyüp yeni şeyler keşfetmek için sonsuz özgürlüğü ve kimseye bağlanmamayı seviyorum arada. İyi de oluyor…
Neyse, gelelim Barça’ya…
İstanbul’la çok benzer bir iklime sahip ve deniz kenarında. Neredeyse tek benzerlikler de bunlar.
İnsanları mutlu genelde. Taksi şöförü siz arabaya binince, radyonun sesini kısmayıp şarkısını söylemeye devam ediyor. Dinlediğimiz ise eğlenceli flamenko şarkıları…
Katalan milliyetçiliği, müzeyi andıran sokakları, insanların birbirlerine saygısı, trafiğin aksaksız akması, ucuz sayılabilecek balık ve her türlü deniz mahsülü, uzun ve tertemiz Akdeniz kumsalları, yüzbinlerce turist, renkli eğlence hayatı, güzel kızları… Size bunlardan bahsetmeyeceğim!
Üç şey çok etkiledi beni.

