Can Yücel Yanlış Biliyor!
“O olmazsa yaşayamam.” demeyeceksin.
Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
[Akdeniz insanıyız biz Can ağbi.
Deriz.
Ama bilmez misin ki değişir bizdeki O'lar sürekli.
Elimiz dursa gözümüz durmaz.]
Çok sevmeyeceksin mesela.
O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle O daha az sever seni,
Senin O’nu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
[Ah be üstadım,
Can acımadan aşk yaşanır mı?
Var Olmak mı?
Barınacak bir eviniz yok.
Hastalandığınızda alabilecek bir ilacınız da.
Eğitim daha önce duymadığınız bir kelime.
Çünkü karnınız aç.
Sahip olduğunuz tek şey; hayatta kalma mücadelesi.
Onun da adı hayatsa eğer.
Milyonlar değil.
Milyarlarca insan…
Her gün.
Var olmakla, olmamak arasında gidip geliyorlar.
» Yazının devamı
Yaratıcı Tasarım
‘Nasıl yaratıcı olabilirim’ sorusunun cevabını “daha önceden beynimizde var olan iki veya daha çok ilgisiz unsurun (bilginin) yeniden farklı bir şekilde birleşmesini sağlayarak” diye verebiliyorsak; ne kadar çok (anlamlı veya anlamsız) unsur olursa, o kadar çok da yeni fikir geliştirme şansımız oluyor.
Fikir Atölyesi’nde eski bir yazıda dediğimiz gibi; “Farklı bakış açılarını yakalayıp, fark yaratacak yaratıcı fikirleri bulabilmek için; hergün etrafımızda gördüğümüz, olup biten (ancak kanıksadığımız) yüzlerce şeye cesaretle “neden” sorusunu sormak iyi bir başlangıç.” Araştırmacı olmayı sevmek, sürekli öğrenmekten haz olmak; görmeyi, duymayı, dinlemeyi bilmek de öyle.
İşte son bir iki gündür gözüme takılan yaratıcı işler:
Google 10 Üssü 100; On Milyon Dolarlık Fikir.
Yenilikçi iş fikirleri geliştirebilmek için “yüzde 20 zaman” (veya “inovasyon için ara”) ismini verdikleri bir motivasyon politikası var Google‘ın.
Eğer Google’da çalışıyorsanız, buradaki vaktinizin yüzde yirmisini (haftada bir gün), siz hangi fikre en iyi harcanması gerektiğine inanıyorsunuz ona ayırabiliyorsunuz.
Google News, Google AdSense ve (Türk yazılım mühendisi Orkut Büyükkökten’in geliştirdiği) orkut.com, işte bu uygulamanın sonucu Google çalışanlarınca hayata geçirilen fikirden bazıları.
Ben geçiyorum Google’ı, bizler kendi hayatımızda (uyanık olduğumuz) vaktin yüzde beşini inandığımız bir düşünceye, fikre veya misyona ayırıyor muyuz?
Bipolar mı, Yoksul Olmak mı?
Dönem dönem (nöbetler halinde);
- yerinizde duramayacak kadar çok hareketlisiniz.
- hızlı, takibi zor, konudan konuya atlayarak konuşuyor,
- abartılı boyutlarda neşe gösterileri içindesiniz.
- kendinizi aşırı güçlü, zeki, önemli ve güzel buluyor,
- imkansızı dahi başarabileceğinize inanıyorsunuz.
- normalde ilgilenmeyeceğiniz kişilere karşı bile cinsel dürtüler hissediyorsunuz.
- konsantrasyon kaybı yaşıyor ve dikkatiniz çabuk dağılıyor.
- uyku ihtiyacınız azalmış,
- hiç olmadığı kadar yemek yiyor,
- kazancınız üzerinde para harcıyor,
- hatta çevreye abartılı armağanlar veriyor,
- ve her zamankinden farklı görünmeye çalışıyorsunuz.
Pazarlamanın Hangi P’si, Hangi C’si?
Duymuşunuzdur, pazarlama uzmanları bir ürün veya servisin satış ve pazarlama stratejilerini çalışırlarken 4P, 5C gibi kısaltmalar kullanırlar. Pazarlama üstadı Amerikalı ağbilerimiz ürün, fiyat, dağıtım ve tanıtım için “4P” (product, price, place, promotion) veya firma, iş ortakları, müşteriler, rakipler ve ortam anlamına gelen “5C” (company, collaborators, customers, competitors, climate) gibi kısaltmaları kulllanmaya bayılırlar.
4 p’ler zamanla beş, 5 c’ler ise altı c olur! Kim bilir belki 7Q çıkmıştır bugünlerde, takip etmek zor! Keşke pazarlama denen şu illet bu formüller kadar basit olabilse.
Bence pazarlama, özde; karşındakinin var olan veya var olduğu zannettirilen bir ihtiyaca yönelik kendi ürün veya servisini sürekli satabilme becerisi. Bu “zannettirme” kısmı önemli. Üstelik sadece ihtiyaçlar için değil, her şeyde.
En kaliteli, en iyi, en ucuz veya verdiğin paranın en fazla karşılığını alacağın, en kolay bulabileceğin, en en en… Herkes de sürekli ve aynı anda “en” olamayacağına göre, birileri yalan söylüyor. En iyi yalan söyleyen de maalesef en iyi pazarlamacı oluyor. Bu yüzden olsa gerek [zamanında o tayfadan olan ben] bugünlerde “pazarlamacılar yalancıdır” diyorum, onlar da kızıyor bana!
Şimdi bu yazı nereden çıktı?
Shakespeare Z Kuşağından Olsa Tenori-On Çalar mıydı?
İnsan beyni sanırım arabalardaki vites gibi. İleri vitese aldınız mı, mutlu olmak için çok neden aramazken; geri viteste ise en ufak detaylar bile gözden kaçmıyor, mutsuzluk katmerli artıyor.
Ancak güzel olan sanırım, beynin fabrika çıkışı olarak ‘ileri vitese’ takılı gelmesi. Ve hemen her sabah da kendini “fabrikadan yeni çıktığını” zannetmesi!
Bu ‘default’ özellik, geri vitese geçmemek için bizim savunma mekanizmamızı da harekete geçiriyor. Aldığımız kararları sonradan açıklarken “ben zaten….” veya “keşke…” ile başlayan kısa ömürlü cümlelerin çoğalması ondan. Bu sayede geçmişin üzerine bir sünger çekip (zamanla gerçekten de unutup) mutlu oluyoruz. Seviyorum ben beynin bu özelliğini!
Yaş konusu mesela… “ah ben şimdi genç olacaktım, var ya…” veya “şimdiki aklım olsa…” muhabetleri…
Sabahları Yanınıza Gelebilir miyim?
“Hangi Yönünü Çok Seviyorum Biliyor musun?” ile duyurup, “İlk Cinsel Deneyim” ile başladığımız yazı dizimize devam ediyoruz. Hatırlarsınız; konumuz bir anne.
Anne ilk eşinden boşandığında erkek çocuk henüz bir yaşında. 6 yıl sonra gelen ikinci eş bir yabancı ve Türkçe bilmiyor. Evlendiğinde çocuk 7 yaşında. (Bu sıralarda o geceleri halen annesi ile uyumaktan büyük keyif alıyor.)
Anne, evlilik kararına vardığını çocuğa açıklamadan önce, onların tanışmasını ve doğal ortamlarda birlikte vakit geçirmelerini sağlıyor. Böylelikle birbirlerine karşı ilişkilerini gözlemlemiş oluyor. Bu arada yeni eşine de duruşunu baştan net olarak ifade ediyor: “Ya onunla geçinirsin ya da bu iş yatar, başka bir alternatif yoktur.”
Ve çocuğa evlilik kararının açıklanma süreci, biraz da zamana yayılarak aşağıdaki diyaloglar çerçevesinde gelişiyor:
İlk Cinsel Deneyim.
Ben “süper bir anne değilim” demesiyle başladığımız sohbet, zaman yetmediğinden yarım kaldı. Geçenlerde “Hangi Yönünü Çok Seviyorum Biliyor musun?” yazısı ile duyurduğumuz bu konuya şimdi başlıyor ve ilerleyen günlerde de devamını getiriyoruz!
“Kimse benim kendimi mükemmel bir anne olarak gördüğüm fikrine kapılmasın. Böyle bir mükemmellik yok. Bir şeylere ciddi emek vererek yapmaya çalışan ve sonuçlarını alan bir annenin deneyimleri bunlar sadece. Bugün hatalarıyla dehalarıyla, başarılarıyla başarısızlıklarıyla hayata sımsıkı yapışmış ve ne istediğini bilen, pes etmek nedir bilmeyen, mücadeleci bir genç var karşımda ve ben ona bayılıyorum. Bu ilişkiyi, tek bir kişinin bile bakış açısını zenginleştirmesi adına ufak bir katkımız olabilmesi inancıyla paylaşıyorum” diyor.
Kendisini ise şanslı adlediyor, çünkü büyürken annesinden öğrendiği çok şey olmuş. Ancak yetinmemiş, hep üzerine bir şeyler koyma çabasında olmuş. Okumuş, gözlemlemiş, araştırmış, konuşmuş, tartışmış…
O, çocuk yetiştirmenin çocuk üzerinde deneyler yapılarak öğrenilmeyecek kadar ciddi bir konu olduğunun farkında. [Bu anne'nin beni bu denli etkilemesinin nedeni de bu olsa gerek.]
Hangi Yönünü Çok Seviyorum Biliyor musun?
Bir anneyi dinledim bu gece. Saatlerce hem de. İlk kocasından bir erkek, ikinci kocasından bir kız çocuğu sahibi. İş kadını, halen üst seviyelerde lider bir yönetici. Hem iş kadını, hem bir anne…
Canım kadar sevip bu sevgimi yeterince gösteremeden kaybettiğim annem geldi sık sık gözümün önüne. Babam geldi; şu an evinde emekli hayatı geçirip, hayatının geri kalanını dinlenerek geçirmeyi tercih eden babam.
Sonra bu gece konuştuğum o anne. Bir yerlerde okuyup, kulaktan duyma bildiğim sağlıklı anne-çocuk ilişkisinin nasıl hayata geçebildiğine şahit oldum. Etkilendim, gurur duydum…
Demek ki oluyormuş dedim kendi kendime… Sevginin her şeyin başı olduğunu ama tek başına neden yetmediğini anladım bu gece.

