Bugün Hayatınızın Son Günü Olsaydı…
Bakın şöyle bir yakın çevrenize, sonra da kendinize. Ne kadar çok kişi yaptığı işten mutsuz. Ne kadar çok kişi şikayetçi…
Kendimizden çok sanki başkalarının hayatını yaşıyoruz. Onların düşüncelerine göre şekillendirdiğimiz hayat denen elimizdeki en değerli varlığımız da eriyip gidiyor kendi elimizden.
Ölüm ise bizi bu derin uykudan uyandıran belki de en sert tokat.
Sevdiğimiz bir yakınımızın cenazesinde yanımızdakilerden duymaz mıyız hep, hatta bazen de söyleyen biz olmaz mıyız “değer mi bunca strese, üzüntüye… Artık daha az izin vereceğim başkalarının beni üzmesine, dert etmeyeceğim hiçbir şeyi… Mutlu olduğum insanlarla daha fazla vakit geçireceğim, keyif aldığım işlere daha fazla odaklanacağım. Yarın ben de bu tabutun içinde olabilirim.”
Bir uyanış adeta. Ne yazık ki günün koşturmacasına girene kadar süren, kısacık ömürlü bir tokat… Oysa hayatımızın akışını değiştirecek radikal kararlar vermek için kocaman bir fırsat olabilir bu tokat.
Tıpkı Steve Jobs’ın dediği gibi;
Varol Yaşaroğlu – Karikatürist, Yapımcı, Yazar

“Kendi yarattığımız hayal dünyasında her şeyi değiştirmek mümkün” söylemini yaşam tarzı yapmış; mizah, karikatür ve animasyona aşık, Koca Kafalar’ın yaratıcısı ve Grafi2000′in kurucusu Varol Yaşaroğlu 20 Soruluk Söyleşiler‘deki yeni konuğumuz.
Karikatür, illüstrasyon ve animasyon çalışmalarının hepsini ekibiyle birlikte kağıt kaleme hiç dokunmadan bilgisayar ortamında oluşturan Varol, çeşitli üniversitelerde Bilgisayar-internet ve mizah üzerine seminerler verirken, “Ekonomist” ve “Capital” dergilerinin karikatüristliğini ve illüstratörlüğünü yapmaya devam ediyor.
Fakat onun asıl tutkusu Grafi2000 karakterleri, Koca Kafalar ve Grafi2000.com
Dedikodu Pazarlanır mı?
WOMM, Word-of-Mouth Marketing [Ağızdan Ağza Pazarlama]: Şahsi tanımım; dedikoduyu marka lehine yönlendirmeye çalışmak.
Aklıma ilk gelen dünya çapında başarılı örnekleri ise YouTube [hem hakkında konuşuluyor, hem bu işe araç oluyor, hem de ticari açıdan Google'a satılarak başarısını kanıtlıyor] ve Starbucks [lezzetli kahvenin yanında yaşattıkları deneyim ile tüm dünyada insanların buluşma noktası haline geliyor].
Türkiye’den ilk aklıma gelen ise Babam ve Oğlum filmi [duygusal tarafımızdan vurdu, etrafımızda konuştuk, hasılat rekorları kırdı].
Bunları iki nedenden sizlere anlattım.
Hakkımda Bilmedikleriniz
Teknoseyir‘den sevgili Hasan mim‘lemiş beni…
Yurtdışında bir blogcu başlatmış, Türkiye’ye ise Gürkan Yeniçeri ile sıçramış. Kendiniz hakkında bugüne kadar çok konuşmadığınız ve dolayısıyla da pek bilinmeyen beş özelliği paylaşıp başka blog yazar arkadaşlarınızı mimliyorsunuz.
Bu bir oyun; amaç eğlenmek… Eğlenirken de arkadaşlarınızı bilinmeyen yönleriyle daha yakından tanımak.
Benim mim’lediklerim ise Sevgili Ali, Hatice, Pino, Gaye ve Selim… Merakla bekliyoruz sizlerin pası almanızı.
Şimdi gelelim kendi hakkımda çok konuşmadıklarıma:
Apple iPhone’a TekmeTokat!
Son yıllarda merakla beklenen, üzerinde çokça konuşulup yazılan Apple’ın cep telefonu iPhone beş gün önce, Apple’ın kurucusu ve başkanı Steve Jobs tarafından tanıtıldı.

Bunu bir sonraki yazıda ele alacağım… :)
Şimdi size Apple markasının yarattığı fanatik taraftarların yaptığı ilginç yaratıcı uygulamalardan birine imza atan bir Türk gencinden bahsedeceğim.
Soğan Doğrarken Sakız Çiğnemek
Bunları Bilmek Eğlenceli başlıklı bir yazımızda öğrenmenin keyifli taraflarını yakalamak adına meraklı olup birbirinden ilgisiz şeyleri bilmekten söz etmiştik.
Gerçekten de bu tarz bilgiler (veya unsurlar) bizlere ileride yeni bir fikir bulma konusunda şaşırtıcı şekilde kadar yardımcı olabilir. Yaratıcılık çok fikir bulabilmektir demiştik; yeni fikir de eski unsurların yeni birleşiminden başka bir şey değil.
Başka bir deyişle yeni fikir;
Daha önceden sahip olduğumuz ancak aralarında ilişki kuramadığımız iki veya daha çok düşünceyi yeni bir biçimde yeniden birleştirmek…
İşte size eğlenceli olduğu kadar faydalı olacağına da inandığım birkaç unsur daha :) Bir yerlerde karşıma çıktığında okuyup şaşırdıklarımdan. Bunlar neyle birleşir ki demeyin, onu şimdiden bilsek yeni fikirlerimiz de zaten bugünden avucumuzda olurdu.
» Yazının devamı
Birkaç Önemli Şey
Zaman zaman sizlerle dikkatimi çeken konuları toparlayıp bir yazıda paylaşıyorum. İşte onlardan biri daha.
Sevgili Emre Tok tam bir bisiklet sevdalısı. Herkesin yoğunluktan (esasında hoşlarına da gitse!) şikayetçi olduğu kurumsal hayatta o, gönül verdiği işlere zaman ayırmayı becerebilenlerden.
Farklı bir çok ülkenin tozunu pedal üzerinde yutup ülkemizde medyanın da dikkatini çekmeye başlayan Emre aynı zamanda çok da duyarlı bir insan, özellikle de engelli arkadaşlarımız konusunda.
Emre 4 Ocak’ta, yani bugün bisikletine atlayıp, zorlu hava koşullarında tek başına İstanbul’dan Eskişehir’e varmak üzere yola çıkıyor. Hedefi 300 km’lik yolculuğunu 3 günde bitirmek. Yol maceralarını ve deneyimlerini sıkça güncelleyeceği bir de blogu var; Geziyorum.net
Giriştiği macerasının amacını ise şöyle dile getiriyor;
Ben Ne Kadar Çok Değişmişim.
Bilmiyorum siz nasıl hissediyorsunuz çok eski arkadaşlarınızı gördüğünüzde. Üstelik 10 yıl gibi uzun sayılabilecek bir süredir görmediğiniz arkadaşlarınız olursa bu kişiler…
Geçen ay böyle bir şey başıma geldi. 5 sene birlikte çalıştığım reklam ajansı (Alice/BBDO) eski çalışanları, 25 kişi kadar, bir araya geldik Beyoğlu’nda.
Nasıl ilginç, nasıl unutulmaz bir akşam oldu. Yirmili yaşlardaki Tunç’u bilen eski dostlardı çünkü hepsi.
Kimi yakalarsam sordum; “anlatsana ben nasıldım o zamanlar?”
Gelsin 2007 Bildiği Gibi Gelsin
Koca bir yıl geride kaldı… 12 ay, dile kolay.
Bir yıl daha mı yaşlandık yoksa, bu zaman bize çocukluğumuza dönmemize yardım etti ve bir yıl daha mı gençleştik?
Herkesin ayrı bir hikayesi var. Hepimizin…
2006′da hikayemiz biraz daha şekillendi. Belki tümden değişti ve yenisini yazmaya başladık.
Şimdi sırada 2007 var…
Ne mutlu kendi hikayesinin farkında olanlara. Ne mutlu sevdiklerinin yanında olup onların hikayesini anlamaya çalışanlara…
2006′nın bu son yazısında farklı bir şey yapalım. Burada paylaşalım hikayemizin dilediğimiz kısmını. Diğer okurların da duygularını alalım sonrasında.
1.) 2006 deyince ne hatırlıyorsun?
2.) Aynı soruyu, mutlu bir insan olarak, bir yıl sonra bugün nasıl cevaplamayı isterdin?
3.) Yüz yüze olsaydın, bir üstteki yorumu yazan kişinin verdiği cevaplara dayanarak ona ne derdin?
İşte benim cevaplarım: (Bu yazıya ilk yorumu yazacak kişi için de ben “bir üstteki kişi” olmuş oluyorum!)
İki Duvar Var, Ya ‘Ayıp’ Ya ‘Günah’…
Çevreyi algılamak, anlamak ve doğru yapmak, karabasanlar içinde bunalmamak, kim istemez?
Çevreyi algılama ve yargılama bilincimiz, çoğunluklu olarak karşı tarafın “davranışlarına” dayanır, kendimizi “niyetlerimizle” değerlendirirken.
Kimliğimizi oluşturan, karakter ve davranışlar bütünü, toplumsal değer yargıları içinde sarılıp sarmalanır, kundaklanır, hem de sıkı sıkı. Bizim memlekette, aslı Arapça olan “ayıb” ile, aslı Farsça olan “günah” arasında sıkışan bir halkla iç içe yaşanır.
Bunu söyleme, bunu yapma “ayıp”, bunu deme, bunu etme “günah.”
Ayıp ve günahlar, tuğlalar olur, birer birer örülen bir duvarda…




