Tüm Zamanların En İyi Filmleri!
Hadi gelin birlikte bir liste oluşturalım. Mutlaka izlenmesi gereken filmler listesi.
Kime göre?
Tabii ki bize göre. Yani size!
Bu aralar deli gibi film izliyorum. Her nedense yıllarca az seyretmişliğin acısını çıkarırcasına… O yüzden sizden gelecek öneriler değerli. Hem bu sayede Fikir Atölyesi okurlarının film tercihlerini de çıkartmış oluruz.
Filmler, Türk veya yabancı olabilir. Yeni veya eski, bağımsız veya anime, hatta belgesel… Her ne olursa, kısıtlama yok. Sadece sizi en çok etkileyen ve mutlaka görülmesi gereken dediklerinizden olsun, yeterli. Tek ricam filmin orijinal dilindeki adını yazmanız. IMDb bunun için iyi bir kaynak olabilir.
Sayı için ise sınır yok. İster tek film ismi yazın, ister onbeş! Bu sayede birbirimizi daha iyi tanımış olmakla kalmaz, henüz izlemediğimiz bazı filmleri de izlenecekler listemize almış oluruz.
Bize göre, tüm zamanların en iyi filmleri…
» Yazının devamı
Haydi Hep Beraber Maçka’ya!
New York metrosunda yaklaşık 200 kişinin, işlerine geç gitme pahasına, dakikalarca büyülenerek izledikleri iki sokak çalgıcısının verdiği ilhamla doğmuştu ‘Stand By Me‘ projesi.
Mark Johnson, birbirinden farklı din, ırk ve kültürden oluşan bu 200 kişinin, nasıl müzik sayesinde kendi ‘farklılıklarının’ üstesinden gelebildiğine o an çıplak gözlerle şahit olmuş ve bunu daha sonra bir müzik belgeseline dökmüştü: ‘Playing For Change‘ veya ‘Değişim İçin Çal.’
O proje dünya çapında o denli ses getirdi ve binlerce müzisyene ilham verdi ki, işte onlarda biri de bizden, Türkiye’den çıktı geçenlerde: ‘Doğa İçin Çal!‘
Hem de çalma çırpma olmadan, ‘Playing For Change’ ekibinden aldıkları manevi destekle…
Cem Karaca’nın oğlu Emrah, Erol Evgin’in oğlu Murat, Aslı, Bilge Kösebalaban, Can Şengün, Serdar Öztop ve Ozan Tügen gibi müzisyenlerin de içinde yer aldığı toplam 45 kişiden oluşan bir ekip, söz ve müziği Hasan Tunç’a ait olan, o çok sevdiğimiz ‘Divane Aşık Gibi’ türküsünü seslendiriyorlar.
Biz üç kişi biraraya gelmekte zorlanırken, onlar 45 kişilik bir ekip olmuşlar, hem de yaklaşık beş ay boyunca. Doğaya olan sevgi ve duyarlılıklarını müzikle ifade etmişler, hem de müthiş bir yorumla.
Açın sesini, yaslanın arkanıza:
» Yazının devamı
Bakmayın Gözyaşıma, Açgözlüyüm Esasında.
Yıl: 1992. Yer: Birleşmiş Milletler Dünya Zirvesi, Rio de Janerio.
O tarihte 12 yaşında olan Kanadalı Severn Suzuki, üç arkadaşıyla birlikte para toplayıp toplantıya geliyor ve alıyor mikrofunu eline.
Kayıtlara “Birleşmiş Milletler’de dünyayı altı dakikalığına susturan kız çoçuğu” olarak geçen Severn, ayakta alkışlanan ve hatta bazı delegelerin gözyaşı dökmesine neden olan bir konuşma yapıyor.
O delegeler, bugün çoğunun isimleri değişmiş olsa da, dünyayı yöneten sözde liderler! İçlerinde bizimkiler de var.
1992′den bugüne geçen onyedi senede ne değişti? Kaçının ilk beş önceliğinde çevre ve çocuklar var? Vaadlerle değil, yaptıklarıyla…
İşte o konuşmasının ingilizce videosu ve hemen altında da Türkçe çevirisi var.
» Yazının devamı
Kendimi Hiç, Bu Denli ‘Hiç’ Hissetmemiştim.
“Tunç, hapiste seni saran en güçlü duygu ‘hiçlik.’ Kendini o kadar hiç hissediyorsun ki, normal hayatta bunu tadabilmek mümkün değil.”
Bu laf, “Ben Hapisteyken!” yazımızda bahsettiğim, yaklaşık bir ay boyunca Bayrampaşa Cezaevinde kalan, hiçliği dibine kadar yaşayan o arkadaşıma ait. Bu da dizinin ikinci ve son yazısı olsun.
Hapishaneleri dışarıdan gelecek tehditlere karşı asker, içeride ise cezaevi güvenlik görevlileri koruyor. Polis seni cezaevinde askere teslim edip görevini tamamlıyor. [Bu görev teslim esasında polislerin "bak sana hiç dokunmadık, hiç kötü davranmadık" söylemleri dikkati çekiyor.]
“Hayatım boyunca ‘gerçek aranmayı’ hapise ilk girdiğim anda yaşadım” diyor. “Bir odada çırıl çıplak soyunuyorsun. Dokunma, itme kakma yok. Ancak çıplakken öne doğru eğilip öksürmeni istemeleri pek de öyle kolay kolay unutulacak bir an değil.” [Kıçında bir şey gizliyorsan o öksürük acı yaparmış.]
» Yazının devamı
Ben Hapisteyken!
Bir arkadaşım esasında cezaevine düşen… Askerlik anıları sık anlatılır ya, işte o denli ben merak edip o da anlattıkça, yaşamış kadar oluyor insan. Yine de dinlemekle yaşamak arasında çok ciddi bir fark olduğunu kabul etmek gerek baştan. Hem de çok ciddi bir fark!
Yaklaşık iki sene önce, bir sabah saat 6′da uyurken baskın yapan polisler (açan olmazsa, kapıyı kırmak üzere yanlarında bir de balyozla) eve girip didik didik arıyorlar her yeri. Ancak evin daha önce gözetlendiği belli çünkü direkt çalışma odasına giriliyor. Asıl aranan silah, ancak o yok. Daha sonra bilgisayarlar, cd’ler ve fotograf makinası da dahil tüm dijital kayıt cihazlarına el konuluyor. Her şey o kadar hızlı oluyor ki, eş ve çocuğun şaşkın bakışları arasında o, elleri kelepçeli bir şekilde polis minibüsüne bindiriliyor.
» Yazının devamı
11 Haziran Tamirane Buluşmamız Yorumlarla Canlı Yayında!
Geçen sene ilkini planlarken ne hissediyorsam, bu sene de en az aynı heyecandayım. Yok yok, bu sefer biraz daha fazla sanırım :)
Birbirimizi daha yakından tanımak, sohbet etmek, birlikte mangaldan bir şeyler yemek, içmek, müzik dinlemek, eğlenmek… Sanal olmaktan çıkıyoruz, daha ne isterim ki?
Birazdan hazırlıklar için Tamirane’de olacağım. Saat 20:30′ta da gecemiz başlıyor.
Tıpkı geçen sene yaptığımız gibi, mekanda yine bir dizüstü bilgisayarımız olacak, oradan dileyenler yorumlarla sizlere gecenin akışı içinde yaşadıklarını, duygularını, dedikoduları yazacaklar! Siz de olduğunuz yerden katılıp, karıştırabilirsiniz ortamı :) » Yazının devamı
Fikir Atölyesi İkinci Buluşmamız: 11 Haziran / Tamirane.
Hatırlarsınız, ilki geçen sene 5 Temmuz’daydı. Çoğu birbirini tanımayan 80-85 kişi aynı masalarda oturup rakı-balık yapmış, birbirimizi klavye dışında daha yakından tanımış ve bugün de halen devam eden
müthiş dostluklar kurmuştuk. Tadı hala damağımda kalan, bol bol nefes kesen anlar yaşadığım bir geceydi.
Şimdi ikincisini yapıyoruz. Bu sefer konseptimiz rakı-balık değil!
İsteyene bahçe, isteyene kapalı bir mekanımız var: Bilgi Üniversitesi’nin santralistanbul kampüsündeki Tamirane. Karnımızı doyurmak için bahçede mangallarımız olacak. Ve tabii ki limitsiz yerli içki :) O gece mekan sadece bize ait.
Katılmak isterseniz yer ve zaman bilgileri şöyle:
Facebook. Hangi Yüzümüz?
Yakın bir arkadaşım Emre, aşık oldu bir kıza. Öyle böyle değil. Tüm dünyaya pembe gözlüklerle bakacak kadar hoşgörülü, sürekli sırıtan bir yüzü var artık onun. Sonuç; o çok mutlu.
İnsanın yakınındaki kişilerin mutlu olması çok önemli. Bulaşıcı çünkü. Sen de derin bir nefes alarak veya yoldan geçen bir köpeği severek “mutlu olabilmeyi” hatırlıyorsun tekrar.
Neyse, nedir dedim ona; nedir aranızdaki bu kimyanın nedeni… Çok şey saydı doğal olarak. Ancak beni en çok çarpan şeylerden biri şu oldu: “abi facebook hesabı bile yok. kulanmıyor… ihtiyaç duymuyor.”
Fazla değil, daha birkaç yıl öncesine kadar pek azımızın kullandığı Facebook artık cep telefonu gibi. Msn adresi değil artık ilk istenen; “Facebook hesabın var değil mi?” Soru bu. Msn nasıl olsa alınır sonradan! Önce bir görelim bakalım resimlerini, videolarını… Kimlerle arkadaşsın, duvarında neler yazıyor? Sana yazanlar kim? Her şey ortada nasıl olsa…
Facebook’ta var olmak, “hayatta varım” demekle aynı anlama gelmeye başlamış!
Kocaman bir göbeği erkeklik sayıp, sonra o göbeğin altına slip mayo giymeyeceksin işte!
Uzun dönem bir ilişkiye başlamadan önce birçok engel var aşılması gereken. Birincisi, belki de en büyüğü, ilk intiba veya ilk izlenim denen fikir tahmin süreci. Bu çok kısa bir süreç, üç beş saniyede oluşuyor. Ve sonradan değişmesi pek de kolay olmuyor (tükürdüğünü yalamanın zor olma durumu!). Ön yargılar diyebiliriz kısaca.
Tamam, hayatta hiçbir şey göründüğü gibi olmayabilir. Peşin hüküm yanıltabilir ve Fikir Atölyesi’nde daha önce yazdığımız gibi, sarışın hatunların tümü aptal değildir.
Ne gördüğümüz, nasıl baktığımızla ilgili ancak yıllar da bize nasıl bakmamız gerektiğini öğretiyor. Ailemiz, arkadaşlarımız, toplum bizim beyne yargılarımızı yerleştiriyor. Ne doğru, ne yanlış veya ne güzel, ne çirkin büyürken hep dikte ediliyor. Bu da zaten kalıpların dışına çıkamamanın baş nedeni.
Ancak ön yargıların hepsi de kötü değil. Özellikle dikte edilmeyip, kendi deneyimlerimizle elde ettiğimiz ve tekrar üzerinde düşünüp, sorgulamadan doğru bulduklarımız var.
Biz erkeklerin kızlara pek yakıştıramadıklarımız var mesela:
» Yazının devamı
Canlı Yayında İntihar
Az önce, bipolar hastası olan 19 yaşındaki Abraham Biggs isimli bir gencin intihar ettiği haberini okudum. Bu intiharın, bipolar rahatsızlığının ne denli ciddiye alınması gerektiğini göstermenin ötesinde, farklı bir boyutu daha var.
O da internet’in ne kadar acımasız olabileceği gerçeği.
Abraham Biggs bodybuilding.com isimli bir vücut geliştirme sitesinin forum‘una üye. Forumda onun hakkında yazılanlar genelde hep negatif ve aşağılayıcı tonda. Bunun dışında kendi hayatında ne kadar süredir ve nasıl bir travma yaşıyor, pek bilinmiyor.
Abraham 19 Kasım günü, aynı forum’da intihar edeceğini yazıyor. Sonrasında ise (webcam görüntülerinin yayınladığı bir site olan) Justin.tv’de canlı yayında intihar ediyor. Yaklaşık 1.500 kişinin gözü önünde!



