Söyleştik biraz. Keyifli de oldu.
Pazarlamadan inovasyona, Shubuo’dan reklamcılığa farklı konulara değindik kısa kısa. Az biraz da Tunç Kılınç var içinde.
Bu söyleşiye denk gelen okurlar mail atıp bunu blogumuzda da yayınlamamı istediler. Kırmayalım onları…
Ancak ek olarak farklı bir uygulama da yapalım. Bu söyleşiyi devam ettirelim!
Varsa sizin de sorularınız, ekleyin yorum olarak… Cevap vereceğim aklım bastığı ölçüde (sıkıştırmayın çok!).
Bu da böylece kendi içinde “hiç bitmeyen bir söyleşi olsun,” bakalım nasıl olacak!
1. Tunç Kılınç kimdir?
Mustafa, bence bu sorunun cevabını ben vermemeliyim. Beni “ayın konuğu” olarak seçmene ‘ne’ neden olduysa sence ben ‘o’yum zaten.
Klasik anlamda “kimdir” sorunun cevabı ise sitede “hakkımda” bölümünde var, bunu biliyorsun.
2. Eğitiminize “Bilgisayar Mühendisliği” ile başlayıp “İş İdaresi ve Pazarlama” diploması ile bitirmenizin nedeni nedir?
1984-85′de bilgisayarlar kocamandı, belki de gözüm korkmuştu, bilmiyorum! Ufacık siyah beyaz ekranlar, delikli kartlar… Bugünkü web dünyasını hayal edip seçmiş olmalıyım o bölümü. Erken teşhisin fazlası da zarar.
Sonradan sistem mühendisi olacaksın dediklerinde yollarımız ayrıldı. Teknolojiyi kullanan ben olmalıyım; o beni değil.
3. Alice/BBDO’da çalıştığınız dönemdeki reklamcılık ile günümüzdeki reklamcılığı değerlendirdiğinizde ne gibi farklılıklar görüyorsunuz?
Kullanılan hayat kolaylaştıran (veya tembelleştiren) aletlerin dışında pek bir fark yok.
Reklamvereni (diğer adı müşteriyi) kaybetmeme uğruna kendi çözüm ve yaratıcılık anlayışından bolca “ödün verme” ise aynen devam ediyor. Sonucu da gözler önünde zaten.
4. Profesyonel yaşamanızda dikkati çeken noktalardan biri Shubuo deneyimi. Gerek piyasaya çıkışı ve gerekse de kapatılışına baktığınızda Shubuo hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Shubuo’nun ne ismi, ne Turkcell bünyesinden ayrı bir şirkette yönetilme kararı, ne de lansman kampanyasında katkım var. Biz sonradan Shubuo’cu olduk!
Operatörler için ses dışı (katma değerli) servislerin önemi, kullanımı, toplam gelirden aldıkları pay son 10 yıldır hep yükselme eğiliminde. Ki bu sadece bir başlangıç. Ses’in neredeyse bedavaya sunulacağı günler çok uzak değil.
Shubuo da, katma değerli servislere daha fazla odaklanabilme amacıyla şirket dışına alınmıştı. Ancak gözden uzak olan gönülden de uzak oluyor. Bu yüzden sonra tekrar şirket içine alındı, Turkcell içinde ayrı bir genel müdür yardımcılığı oldu. Şimdi daha iyi yönetiliyor.
Shubuo’nun ilk çıkışındaki (merak uyandıran) yoğun reklam kampanyası merak uyandırdı uyandırmasına da, yukarıya çekilen beklentiler o denli yüksek oldu ki, sunulan servisler bunu karşılayamadı.
“Bu muymuş shubuo?” dendi. Diyenler haklılardı da.
Erken atılmış agresif bir adımdı. Şimdi daha akıllı stratejilerle hareket ediyorlar. Tabii ben de artık orada değilim, bunun da katkısı vardır!
5. “Fikir Atölyesi“nin doğuşu ve amacı hakkında bilgi verir misiniz?
Tek kelime ile “vermek” diyebilirim. Bir dönemden sonra tüketmek yerine vermek çok daha besleyici oluyor.
Büyük keyif alarak “paylaşıyorum” düşüncelerimi, duygularımı, isyanlarımı. Yeni insanlarla tanışmama vesile oluyor.
Kendimi yeniden adam gibi hissediyorum.
6. “Fark yaratmak” kavramını çok vurguluyorsunuz. Bu kavramın bireyler ve kurumlar açısından önemi nedir?
İster kurum ol, ister birey. Yaşayışında ve ürettiklerinde fark yoksa diğerleri ile aynısın.
Aynı!
“Köye yeni adet getirme” sözüyle büyüyen nesiller için fark yaratmak zor, riskli. Bir de ne gerek var ki zaten!
7. Ülkemizdeki “Pazarlama Blog”ları hakkında ne düşünüyorsunuz? Pazarlama kavramının gelişmesinde bu blogların etkisi nedir?
Kavramın gelişimine katkılarını bilmem ama çok hoşuma gidiyor artan blog sayısı. Daha fazla kişinin konuşmaya ve paylaşmaya başlaması demek bu.
8. Facebook çılgınlığı ve Facebook’un bir pazarlama aracı olarak kullanımı konusunda ne düşünüyorsunuz?
Bende de olan ilk görgüsüzlük bitince kullanım düşüyor. İyi tasarlanmış, basit ve gelişime açık bir sosyal ağ sitesi.
Rakiplerinden (şimdilik) daha düzeyli dursa da, biraz derinlere inince durum değişiyor.
Size sunulanı nasıl kullandığınız (her yerde olduğu gibi) burada da farklı değil. Fakat “size sunulan” iyi bence.
Kendimi tekrar etmeyeyim. Facebook ile ilgili araştırma ve düşüncelerimi paylaştığım “Facebook Yeni Nesil Oyuncağımız!” başlıklı bir yazı var, bu da linki.
9. İnovasyon son zamanlarda herkesin dilinde. Bu kavramın ülkemizdeki algılanışı ile ilgili neler söyleyebilirsiniz?
İcat olarak algılanıyor daha çok.
“Yenilikçi düşünce” demek daha doğru olurdu bence.
10. İnovatif bir şirket ve inovatif bir insan olmak için neler yapmak gerek?
- Yenilikçi olmak gerekiyor. Olandan rahatsız olmak, sorgulamak.
- Bir şeyleri değiştirmek istemek, risk almaktan muazzam bir keyif duymak.
- Bu değişim için önce kendine inanmak, sonra da bol öğrenme tutkusu..
- Harekete geçmek için de disiplinli, azimli ve planlı çalışma. Sabahlara kadar…
11. Bireylere ve şirketlere sunduğunuz danışmanlık hizmetleri hakkında bilgi verir misiniz?
Koçluk benimkisi..
Ya önce öncelikleri belirlemece, ya da netlerse, o önceliklerin hayata geçmesi için birlikte çalışmak.
Basketbol koçundan farkı yok esasında. Taşın altına elini koymak var; kalın bir rapor verip uzaklaşmak yok. Bu iş koçluğu.
Bir de yaşam koçluğu var.
O da bireysel anlamda hayata dair ne varsa gündemlerinde…
12. Size ilham veren markalar hangileri? Bir marka olacak olsanız hangisi olmayı tercih ederdiniz?
Pek yok.
Ama olmaz, illa söyle dersen;
Şampiyonlar Ligi derim, Virgin derim.
Ben marka olsam…
F1′de koşan Ferrari olmak fena olmazdı.
13. Bir fikir yaratırken hangi süreçleri izlediğiniz konusunda bilgi verir misiniz? Yaratma sürecinizde sizi tetikleyen unsurlar nelerdir?
Bol bol insan içine çıkmak, gezmek, yeni kişiler tanımak, konuşmak, hayatın farklı anlarını paylaşmak.
Okumak… [Ben kitap okuma sabrımı yitirdim. İnternet yetiyor fazlasıyla.]
Yaramazlık yapmak… İçindeki çocuğun [büyümesine izin vermeden] bolca dışarı çıkmasını sağlamak.
14. İş yaşamı dışında neler yapar ve kendinizi nasıl yenilersiniz?
Bir üstteki yazdıklarım burada da geçerli.
Bir farkla…
Bende iş yaşamı, özel yaşam ayrımı yok artık.
Hayat tek.
15. Tunç Kılınç’ın gelecek hedeflerinde neler var?
Fikir Atölyesi devam.
Belki onu televizyona, basına taşımak olabilir.
Koçluk devam…
Bir de bunların dışında, tamamen farklı bir şey.
Ne, bilmiyorum henüz.
Bulmak için bu sene en az bir ay (aralıksız) İstanbul dışında olmak istiyorum.
Bulamazsam gelecek sene bu iki aya çıkacak.
Bulana kadar devam.
Ne mi yaparım bu sürede?
Bu garsonluk da olur, miçoluk da.
Hayat o kadar güzel ki, nefes kesen anları arttırmak sadece bizlerin elinde.
Ve onlar her yanımızda.
16. Son olarak pazarlama alanında çalışmak isteyen gençlere neler önerirsiniz?
Pazarlama bilimi özde “standart adam olma” diyor. Veya bu benim pazarlamayı nasıl görmek istediğim.
Düşüncende, yaptıklarında fark yarat. Bu ister bir üründe olsun, ister fiyatlamada, ister iletişimde, dağıtımda… Yetiyorsa hepsinde…
Yoksa en iyi pazarlamacı “en inandırıcı yalanı” söyleyen olur ki, gönlüm pek razı olmuyor buna.
—-
Mustafa’yla söyleşimiz bu kadar.
Devam etsin diyorsanız, merak ediyorum sorularınızı!

Eren Kumcuoğlu
Beklememek lazım sevdiklerin birer birer uçup gitmesini, her zaman kıymeti bilinmeli. Dolu dolu yaşamak lazım birlikte olunan anları, ve farkında olmak lazım eldeki güzelliklerin.
Ayça
Senin yazın da bize iyi bir tokat oldu Tunç. Lazımdı
“Kaybetmenin aslında kazanmak, geride durmanınsa kalplerde önde durmak olduğunu” hatırlattığın için… Teşekkürler.
Demir L.
Sahiden de, ben öldükten sonra arkamdan ne söyleyeceklerse, ben hayattayken yüzüme söylesinler.
Sevdim ben bu tören işini. (Gerçi yapabilir miyim ayrı!)
Nesli ERGÜN
“Hani geceler vardır ya,
İyi ki yaşandı dediğimiz..”
bir de o gecenin cidden son yaşanan gece olduğunu, bir daha hayalimizden başka yerde yaşatamayacağımızı o an bilsek.
Aslında, cenaze törenimizi öne değil de zamanı öne alabilsek ve o an’ı bir daha yaşayabilsek de diri diri gömülmesek yaşarken hayata…
eda suner
Ve o an geldi mi bence ne bir dakika demek, ne de durmak gerek!
Bilakis “Nelerimi alıp gitti bilmem ki; bir yerlerim çoğaldı!”
demek gerek!
İlker İLGEN
Gelişmiş ülke insanları her geçen gün elindekinin kıymetini bilmeyi varken öğreniyor. Geçmişten aldıkları büyük derslerden bir şeyler öğrenmiş gibiler.
Peki biz Türkler? Bunu ne kadar bliyor ve öğretiyoruz ?
Zamanında Atatürk’ün arkasından konuşanlar şimdi bizim yüzümüze konuşuyorlar. Onun ölmesi onların korkularını yenmiş durumda. Çünkü Atatürk’ü anmaz oldu yeni nesil.
Bence sevdiklerimizi sadece onlar yaşarken değil öldükten sonra da anmasını öğrenmeliyiz.
Gerçi konu nereye kaydı ama Türkiye de yaşanan son olaylar doldurmuş demek içimi.
Saygılar.
Arın Kuşaksızoğlu
Tatlı uykusundan o biçimde uyandırılmayı, kimse istemez. Sıcak yatak, terli pike, fokur fokur çarşaf: hepsine katlanabilirdim. Fakat, söz konusu olan yatağınızdan, yatağınızın kendisi tarafından atılmaksa, karşı koymak adına yapılabilecek pek birşey yoktur. Hatta hemen ardından, yatağınızın size sırt çevirmesi - nesnel olarak - ; gerçekten, ellerinizi kavuşturup, biraz bekleyip durumun düzelmesini beklemekten başka bir çare bırakmaz size.
Benim için de durum, buna yakın sayılabilirdi. Fakat ellerimi kavuşturup beklemem, kenara çekilip yatağımla aramdaki küçük sorunu çözmem, an itibarı ile imkansıza yakındı. Çünkü ayakta durmak zordu. Hatta yatay pozisyonda kalmak bile zordu. Hatta sabit kalabilmek, hepsinden daha zordu. Ben de yuvarlanmayı seçtim. Kalktım. Üzerime kapaklanan dolabı burnumla düzeltip, önümde garip biçimde dizli halde duran basamak basamak ansiklopedi setini merdiven yaptım ve karşı duvardaki - yere paralel duruyordu - kitaplığın tepesine çıktım. Dediğim gibi; biraz uykuluydum.
Sonuçta saat nereden bakarsan bak, 3 suları olmalıydı; kuşuykusunu çoktan geçmiş olmalıydık. Ben, biz ve tüm diğerleri. Yalnız ölenler, beraber ölenler, ölmeyenler. Uyumayanlar şanslıydı. Balkonlarında sigara içenler, televizyon seyredeneler, içki içenler, kavga edenler. Ama o saatlerde, şans bu şehre pek uğramamış gibiydi.
Üzerinde duruyor olduğum kitaplık, odanın bir duvarını tamamen kaplayacak büyüklükte olmasa, herhalde o da, yatak, sandalyeler, kitaplar, oyuncaklar, portatif basketbol potam ve diğer herşey gibi duvardan duvara çarpıyor olurdu. Çevrenizde herşeyin uçuştuğu hissine kapıldığınızda, boşluk kelimesine verdiğiniz anlam, daha da keskinleşir. Sabit olan boşluğun kendisidir; ve onun içinde uçuşup duran herşey sadece uçuşuyordur ve alabildiğine zahiridir.
Tamamı ile nesnel olan bu gibi gözlem ve tespitleri geriye bırakmam yaklaşık olarak 2 saat sürdü. Halbuki o 2 saat, yalnızca 10 saniye kadardı. Daha kaç saat vardı sahi? Uykumuza kaldığımız yerden devam etmemize; yarından sonraki gün çıkacağımız tatile; tatil sonrası hayatımla ilgili, küçücük aklımla vereceğim devasa kararların arifesine; yeni okuluma gideceğim ilk güne, hayatımın geçeceği şehri seçmeme, ölmemize?
O an bunların hepsi vardı. Hepsi heryerdeydi: burnumun içinde, alnımda, ensemde soğuk nefesleriyle, arkasına duvardan duvara dolap devrilmiş açılmayan kapının ardında, üstünde durduğum kitaplıkta. Ve ben küçük, sevimli, ışıltılı zihnimle, olan biteni, tüm bunların hepsini ne zaman anlayacaktım?
Tatlı uykusundan uyanmış, küçük, sevimli sarışın çocuk, acıyan burnunu tutarak, dünyayı ve dünyanın ardında tüm gerçekliği yokluyor. Dışarıdan çığlıklar gelirken, o sadece babasının sesini duyuyor. Gökyüzünde parlayan ışık, acaba onun içinde parlayan şiddeti, bunların üzerinden, misal bir 8 sene geçse de; bastırmaya yeter mi?
Acının ve şaşkınlığın unutturduğu, ve şimdi izlediğim herhangi bir filmden farksız gelen onlarca 2 saat, onlarca 10 saniye ve onlarca bana ait zaman dilimi, bana zannettiğimden fazlasını bıraktı.
Ben o gün, yüzü kırış kırış, elleri toz toprak, gözleri kor alev bir yaşlı kadının, yıkılan evinin hemen önünde, elinde evinin anahtarıyla beklediğini; hem de kucağındaki su bidonuna sarılmış olarak aynı sandalyede, Güneş’in alnında saatlerce beklediğini gördüm. Ben o gün, saatlerce susmayan alarm sistemleri, yüzlerce insanı çıldırmanın eşiğine getirdiğinde sakin kalmayı öğrendim. Ben o gün, birbirlerine, salya sümük ağlayarak sarılan yaşlı dedeler gördüm.
Ben o gün, çok fazla şey gördüm. Ben o gün, sıfatsız kalmanın erdemini gördüm. Ben o gün herkesin içindeki “ben”i gördüm. Gördüklerimin çoğundan nefret ettim, elimde kalan çok az kısmını, her gün, her dakika göreyim diye gözlerime işledim, kalbime diktim.
Şimdi geri dönüp bakınca; “İyi ki..” diyorum. “İyi ki, bendim bunları gören. Başka biri bana bunları anlatsa, şu an hissettiğim ve hatırladığım herşeyi anlatsa, onu çok kıskanırdım.” Hayatım boyunca sürmesi muhtemel o tatlı uykudan uyandım. İnsan olmayı, insanlığın kendisini, insaniyetsizliği, insan olmanın gerekliliklerini gördüm; insanı tanımak için insana insanı sunmuştu Tanrı. Ve herşeyi, elinin tersiyle önüme sunmuştu. Ben farklıydım. Ve bunu o gün farketmiştim.
Yaklaşık 4 saat sonra, 8 sene olacak. Ve umarım, bu gece, rüyamda, o günü anlamaya çalışan o sevimli çocuğu kucağıma alıp, ona sakin olmasını ve herşeyim zannedeceğinden çok daha iyi olacağını söyleyeceğim. İleride gerçekten mutlu biri olacağını ve bu gece göreceklerinin onun aklını, onun dünyasını şekillendireceğini anlatacağım.
Aynen bundan 8 sene önce bir gece yaptığım gibi. Ben; şimdiyi, geçmişten ve gelecekten ayıramam. Çünkü ben bunu, bundan 8 sene önce bir anda öğreniverdim.
17 Ağustos Depremi Anısına;
16 Ağustos 2007, 23:03
Tunç, senin bahsettiğin töreni yaşayanlardanım ben de.. Bunu da o “an”ın anısına paylaşmak istedim.
aycelinas
Çok güzel bir yazı…Hiç unutmadığım, çocukluğumdan beri hep düşündüğüm ve düşündüğüm için hayatı, kendi hayatımı herkesle eşitlediğim, böylelikle ölümlü olduğumu bildiğimden her eylemimde biraz beni durduran, biraz kendimle dalga geçmemi sağlayan, biraz beni nihilist yapan, biraz tam koparacakken bırakan olmama yarayan, biraz kalender, biraz derbeder, bazen mizahçı, kimi alaycı, biraz karamsar, biraz kötümser ama aslında daha çok insancıl yapan şey…
Her neyse hiç unutmamak için böyle yazılara ihtiyacımız var, değil mi ki bunca ölüme rağmen her gün her saniye, unutuyoruz kendi ölümlülüğümüzü ve unuttuğumuz için de zaten daha hoyrat ve saldırgan olmaya devam ediyoruz.. Bununla kalsa iyi, yetişmek için menzile, gidiyorum gündüz gece dediği gibi Aşık Veysel’in durmadan koşturuyoruz hızlı hızlı, ateşe koşan peravaneler gibi, durup düşünmeden ne yaptığımızı, neden bu kadar koştuğumuzu… Neydi aradığı ruhlarımızın bilmeden…
Son olarak, hayatımda okuduğum en şahane kitaplardan birinden, İtalya’da 500 baskı yaptığı halde, Türkiye’de ne yazık ki 2 baskı yapan, ünlü İtalyan gazeteci Tiziano Terzani’nin kanser olduktan sonra yazdığı ‘atlıkarınca’da bir tur daha’ adlı kitabından vermek istiyorum.
Vietnam Savaşı’nda muhabir olarak çalışan İtalyan gazeteci 58 yaşında ağır bir kansere yakalanır. Bir yandan ABD’de klasik Batı tıbbından yararlanıp tedavi görürken, bir yandan da Hindistan, Tayland ve Çin’de önce kanserine sonra da ironiktir ‘ölümlülüğe’ deva arayan bir adamın alternatif deva arayışının öyküsüdür…
Bütün disiplinlilere bir gazetecinin sinikliği, merakı ve ilgisi ile yaklaşan Terzani bize gerek Batı’nın ve batı tıbbının gerek doğunun ve doğu tıbbının olumlu ve eksik yanlarını anlatır… Amerika New York için şöyle der mesela… Amerika’da selamlar çok içtendir… Merhaba John dersin o da sana Merhaba Mary der… Ama arkasından ikinci cümle gelmez, çünkü yoktur…
O kadar güzel bir kitap ki kesinlikle bir hastalık kitabı değil, tam tersine bir hayat kitabı. Her neyse çok uzun oldu, aslında ben kitaptan bir cümle yazmak istiyordum, şahane bulduğum… Bu bir Hint atasözüydü:
“İNSAN DER Kİ ZAMAN GEÇER, ZAMAN DER Kİ İNSAN GEÇER…”
ilknur
Hem yaratıcı, hem yıkıcı taraflarımız var. Kendimizi bir yandan inşa bir yandan tahrip ediyoruz. Cesaret ile korku, bilgelik ile cehalet, zarafet ile zorbalık, iyilik ile kötülük, şefkat ile şiddet aynı anda içimizde yaşıyor, çatışıyor, bize egemen olmaya çalışıyor. İçimizdeki dengesizliklere rağmen dengeli bir hayat kurmaya çalışıyoruz.
Kendin yap mobilyalar gibi hayatımız. Evine aldığın modüler mobilyayı kendi başına monte etmeye çalışanlar gibi yaşıyoruz. Biraz kılavuza bakıyoruz, biraz birbirine uyan malzemelere. Elimiz alıştıkça aklımıza güveniyoruz, kafamız karıştıkça kılavuzlara. Hepimizin derdi, parçaları doğru birleştirip, anlamlı ve işe yarar bir şey ortaya çıkartmak.
Beynimiz hayat dekoderi gibi çalışıp olan biteni çözmeye çalışıyor. Acaba tersten gelseydik daha mı iyi çözerdik hayatı? Ölümden doğsaydık hayata. Önce yaşlılığı yaşasaydık. Sonra orta yaşı. Sonra gençliği. Sonra çocukluğu. Sonra bebek olup doğumla ölseydik. Neden olmasın ki? Şimdiki gibi önce yaşayıp sonra anlamazdık hayatı, önce anlayıp sonra yaşardık. Acaba hangisi daha iyi olurdu?
Mümin Sekman…
Kısa bir süre önce blogumda paylaşmıştım bu yazıyı… yazını okuyunca seninle de paylaşmak istedim… Tören, harika olmuş, blogun ve paylaşımların zaten çok güzel… çok severek ve ilgiyle takipçinim…
Işıl
ÖYLE BİR HAYAT YAŞADIM Kİ
Öyle bir hayat yaşıyorum ki,
Cenneti de gördüm,cehennemi de
Öyle bir aşk yaşadım ki
Tutkuyu da gördüm, pes etmeyi de.
Bazıları seyrederken hayatı en önden,
Kendime bir sahne buldum oynadım
Öyle bir rol vermişler ki,
Okudum okudum anlamadım.
Kendi kendime konuştum bazen evimde,
Hem kızdım hem güldüm halime,
Sonra dedim ki “söz ver kendine”
Denizleri seviyorsan, dalgaları da seveceksin
Sevilmek istiyorsan, önce sevmeyi bileceksin
Uçmayı seviyorsan, düşmeyi de bileceksin
Korkarak yaşıyorsan, yalnızca hayatı seyredersin.
Öyle bir hayat yaşadım ki,
Son yolculukları erken tanıdım
Öyle çok değerliymiş ki zaman
Hep acele etmem bundan, anladım…
NİETZSCHE
Derya Ongun
Tunç…………………………………………………
HERA