Tatlı uykusundan o biçimde uyandırılmayı, kimse istemez. Sıcak yatak, terli pike, fokur fokur çarşaf: hepsine katlanabilirdim. Fakat, söz konusu olan yatağınızdan, yatağınızın kendisi tarafından atılmaksa, karşı koymak adına yapılabilecek pek birşey yoktur. Hatta hemen ardından, yatağınızın size sırt çevirmesi - nesnel olarak - ; gerçekten, ellerinizi kavuşturup, biraz bekleyip durumun düzelmesini beklemekten başka bir çare bırakmaz size.
Benim için de durum, buna yakın sayılabilirdi. Fakat ellerimi kavuşturup beklemem, kenara çekilip yatağımla aramdaki küçük sorunu çözmem, an itibarı ile imkansıza yakındı. Çünkü ayakta durmak zordu. Hatta yatay pozisyonda kalmak bile zordu. Hatta sabit kalabilmek, hepsinden daha zordu. Ben de yuvarlanmayı seçtim. Kalktım. Üzerime kapaklanan dolabı burnumla düzeltip, önümde garip biçimde dizli halde duran basamak basamak ansiklopedi setini merdiven yaptım ve karşı duvardaki - yere paralel duruyordu - kitaplığın tepesine çıktım. Dediğim gibi; biraz uykuluydum.
Sonuçta saat nereden bakarsan bak, 3 suları olmalıydı; kuşuykusunu çoktan geçmiş olmalıydık. Ben, biz ve tüm diğerleri. Yalnız ölenler, beraber ölenler, ölmeyenler. Uyumayanlar şanslıydı. Balkonlarında sigara içenler, televizyon seyredeneler, içki içenler, kavga edenler. Ama o saatlerde, şans bu şehre pek uğramamış gibiydi.
Üzerinde duruyor olduğum kitaplık, odanın bir duvarını tamamen kaplayacak büyüklükte olmasa, herhalde o da, yatak, sandalyeler, kitaplar, oyuncaklar, portatif basketbol potam ve diğer herşey gibi duvardan duvara çarpıyor olurdu. Çevrenizde herşeyin uçuştuğu hissine kapıldığınızda, boşluk kelimesine verdiğiniz anlam, daha da keskinleşir. Sabit olan boşluğun kendisidir; ve onun içinde uçuşup duran herşey sadece uçuşuyordur ve alabildiğine zahiridir.
Tamamı ile nesnel olan bu gibi gözlem ve tespitleri geriye bırakmam yaklaşık olarak 2 saat sürdü. Halbuki o 2 saat, yalnızca 10 saniye kadardı. Daha kaç saat vardı sahi? Uykumuza kaldığımız yerden devam etmemize; yarından sonraki gün çıkacağımız tatile; tatil sonrası hayatımla ilgili, küçücük aklımla vereceğim devasa kararların arifesine; yeni okuluma gideceğim ilk güne, hayatımın geçeceği şehri seçmeme, ölmemize?
O an bunların hepsi vardı. Hepsi heryerdeydi: burnumun içinde, alnımda, ensemde soğuk nefesleriyle, arkasına duvardan duvara dolap devrilmiş açılmayan kapının ardında, üstünde durduğum kitaplıkta. Ve ben küçük, sevimli, ışıltılı zihnimle, olan biteni, tüm bunların hepsini ne zaman anlayacaktım?
Tatlı uykusundan uyanmış, küçük, sevimli sarışın çocuk, acıyan burnunu tutarak, dünyayı ve dünyanın ardında tüm gerçekliği yokluyor. Dışarıdan çığlıklar gelirken, o sadece babasının sesini duyuyor. Gökyüzünde parlayan ışık, acaba onun içinde parlayan şiddeti, bunların üzerinden, misal bir 8 sene geçse de; bastırmaya yeter mi?
Acının ve şaşkınlığın unutturduğu, ve şimdi izlediğim herhangi bir filmden farksız gelen onlarca 2 saat, onlarca 10 saniye ve onlarca bana ait zaman dilimi, bana zannettiğimden fazlasını bıraktı.
Ben o gün, yüzü kırış kırış, elleri toz toprak, gözleri kor alev bir yaşlı kadının, yıkılan evinin hemen önünde, elinde evinin anahtarıyla beklediğini; hem de kucağındaki su bidonuna sarılmış olarak aynı sandalyede, Güneş’in alnında saatlerce beklediğini gördüm. Ben o gün, saatlerce susmayan alarm sistemleri, yüzlerce insanı çıldırmanın eşiğine getirdiğinde sakin kalmayı öğrendim. Ben o gün, birbirlerine, salya sümük ağlayarak sarılan yaşlı dedeler gördüm.
Ben o gün, çok fazla şey gördüm. Ben o gün, sıfatsız kalmanın erdemini gördüm. Ben o gün herkesin içindeki “ben”i gördüm. Gördüklerimin çoğundan nefret ettim, elimde kalan çok az kısmını, her gün, her dakika göreyim diye gözlerime işledim, kalbime diktim.
Şimdi geri dönüp bakınca; “İyi ki..” diyorum. “İyi ki, bendim bunları gören. Başka biri bana bunları anlatsa, şu an hissettiğim ve hatırladığım herşeyi anlatsa, onu çok kıskanırdım.” Hayatım boyunca sürmesi muhtemel o tatlı uykudan uyandım. İnsan olmayı, insanlığın kendisini, insaniyetsizliği, insan olmanın gerekliliklerini gördüm; insanı tanımak için insana insanı sunmuştu Tanrı. Ve herşeyi, elinin tersiyle önüme sunmuştu. Ben farklıydım. Ve bunu o gün farketmiştim.
Yaklaşık 4 saat sonra, 8 sene olacak. Ve umarım, bu gece, rüyamda, o günü anlamaya çalışan o sevimli çocuğu kucağıma alıp, ona sakin olmasını ve herşeyim zannedeceğinden çok daha iyi olacağını söyleyeceğim. İleride gerçekten mutlu biri olacağını ve bu gece göreceklerinin onun aklını, onun dünyasını şekillendireceğini anlatacağım.
Aynen bundan 8 sene önce bir gece yaptığım gibi. Ben; şimdiyi, geçmişten ve gelecekten ayıramam. Çünkü ben bunu, bundan 8 sene önce bir anda öğreniverdim.
17 Ağustos Depremi Anısına;
16 Ağustos 2007, 23:03
Tunç, senin bahsettiğin töreni yaşayanlardanım ben de.. Bunu da o “an”ın anısına paylaşmak istedim.