Sorun ettiğimiz şeyler, onları kafamızda büyüttüğümüzden. Etmediklerimiz ise onların küçük kalmasını biz öyle tercih ettiğimizden…
Trafikte çıldırmak örneğin. “Sinirlen” komutunu beyne veren yine biz değil miyiz? Her ne kadar dış etkenler bizi kışkırtsa da; “ben bunları daha önce de gördüm, sonuç değişmiyor; salla” diyebilmek çok mu büyük bir beceri istiyor?
[Adım adım ilerleyen trafik, esasında kendimizle baş başa kalabildiğimiz ender zamanlardan değil mi? Düşünmek için, müzik dinlemek için, bir şeyler okumak için, etrafta koşuşturan insanları gözlemlemek için… Kitap yazılır!]
Sanırım her şey beynimize ne kadar hükmedebildiğimizle ilgili. Beynimiz mi bizi yönetiyor, biz mi onu?
Her şey bizde gizli.
Gıcık olduğumuz biri, [bizim irademiz dışında etki alanımızda olmaya devam ediyorsa] onun gıcık yanlarını gören yine bizim gözlerimiz değil mi? Veya iyi taraflarını görmek istemeyen? Bir kimsenin sevilecek hiçbir tarafının olmamasına imkan yok nasılsa.
O halde beynimiz istesin yeter ki. Daha doğrusu biz o komutu verebilelim ona.
Beynim, benim kontrolüm dışında, benden habersiz işler yaptığında daha uyanık olmak…
Keyifli anlarda bizi şımartmasına karışmasak da…
Diğer durumlarda “dur bir dakika.. nabzım artmaya başladı.. İzin verirsem daha da artacak, başka bir yol olmalı” demeyi hatırlayabilmekten bahsediyorum.
İstisnalar var tabii ki.
Aşk gibi, ölüm gibi… Onları “eşsiz” kılan da, sanırım öyle akıl oyunlarıyla falan pek kolay yönetilemediği.
Neyse… Bu konu hakkında daha konuşuruz da, asıl demek istediğim bunun hayata bağlanışıydı!
Müşfik Kenter ve Zuhal Olcay’ın [Gecenin Öteki Yüzü] şu muhteşem sahnesini seyredelim önce. Ne kadar çok şey anlatıyor bu üç buçuk dakika.
Can Yücel’in “Her Şey Sende Gizli”deki o unutulmaz dizeleri var bir de. Sindire sindere hatırlanası:
Yerin seni çektiği kadar ağırsın,
Kanatların çırpındığı kadar hafif.
Kalbinin attığı kadar canlısın,
Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç.
Sevdiklerin kadar iyisin,
Nefret ettiklerin kadar kötü.
Ne renk olursa olsun kaşın gözün,
Karşındakinin gördüğüdür rengin.
Yaşadıklarını kâr sayma,
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna.
Ne kadar yaşarsan yaşa,
Sevdiğin kadardır ömrün.
Gülebildiğin kadar mutlusun,
Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin.
Sakın bitti sanma her şeyi,
Sevdiğin kadar sevileceksin.
Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer,
Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın.
Bir gün yalan söyleyeceksen eğer,
Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın.
Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret,
Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın.
Unutma yağmurun yağdığı kadar ıslaksın,
Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.
Kendini yalnız hissettiğin kadar yalnızsın,
Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü.
Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin.
İşte budur hayat!
İşte budur yaşamak, bunu hatırladığın kadar yaşarsın.
Bunu unuttuğunda, aldığın her nefes kadar üşürsün.
Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun.
Çiçek sulandığı kadar güzeldir,
Kuşlar ötebildiği kadar sevimli,
Bebek ağladığı kadar bebektir.
Ve her şeyi öğrendiğin kadar bilirsin bunu da öğren,
Sevdiğin kadar sevilirsin…
————
“Madem ateşin var, ne duruyorsun karanlıkta.”
O ateşin diğer adı “sevgi” ise eğer; çiçeğe, böceğe, sevgiliye de fark etmiyorsa üstelik…
Beynimin yetmediği yerlerde, onun gücü yetmez mi tüm dertleri yakmaya?






